| KOSOVA
SORUNU VE BALKANLAR'I DOĞRU ANLAMAK....
"Yiğitlerim, bugün sizin sevginizle titreyen şu
Kosova meydanı, Allah'ın izni ile muzaffer bir şekilde dalgalanacak
olan şanlı sancağımızın Macaristan içlerine doğru gitmesini,
bundan sonra hiçbir düşman hamlesi durduramayacaktır."
(1)
Murad Hüdavendigar'ın Kosava Meydan
Savaşı'nda askerlerine yaptığı konuşmadan
Kosova’da son günlerde çatışmalar yeniden başlamıştır. Bölgede
barışın sağlandığı düşünülürken, bu çatışmalar ilk anda şaşırtıcı
görülebilir. Oysa mevcut siyasi durum ve uygulanan politikalar
göz önüne alındığında, çatışmaların bugün ve gelecekte kaçınılmaz
olduğu anlaşılmaktadır.
Balkanlar'da bugüne kadar olup bitenler ve gelecekte olması
muhtemel gelişmeler hakkında doğru fikir edinebilmenin ve
olayları doğru açıdan değerlendirebilmenin yolu Türkiye'nin
bölge ile tarihi bağlarını doğru tespit etmekten geçer. Bu
nedenle Türklerin Balkanlar'a gelişi kadar, bu topraklardan
ne şekilde ve hangi amaçla çıkarılmaya çalışıldıklarını da
iyi kavramak gerekir.
Türkler Balkanlar'a ilk adımı Süleyman Paşa komutasındaki
Osmanlı ordusunun 1353'de Çanakkale Boğazı'nı geçip Rumeli
topraklarını fethi ile attı. 1389 Kosova Savaşı ise bir yandan
Sırpları tarihi bir hezimete mahkum ederken, öte yandan Balkanlar'da
Osmanlı'nın yenilmez bir güç olduğu gerçeğini ortaya koydu.
1521'de Kanuni'nin Belgrad'ı almasıyla hemen hemen tüm Balkanlar
Türklerin hakimiyetine geçmiş oldu. Ancak bu, Türklerin Balkanlar'daki
ilk hakimiyeti değildi.
Aslında bölgeye ilk gelen Türk kavmi, Hunlar'dı. Ancak Balkanlar'a
Bizans'ı yenerek Batı Roma üzerinden gelen Hunlar, bu bölgede
uzun süreli bir hakimiyet kuramadılar. Hunların ardından gelen
Avar Türkleri ise Balkanlar'da geniş topraklar fethederek,
yaklaşık 250 yıl süren bir hükümranlık dönemi yaşadılar. Ancak
Avarlar 8. yüzyılın sonunda Hıristiyanlığı kabul ederek Slavlaştılar
ve tarihten silindiler. Avarlardan sonra da göçebe Türk boylarının
Balkanlar'a akınları devam etti. Ancak zaman içinde Slav halkı
arasında asimile olup yok oldular.(2)
Osmanlılar ise hiçbir zaman asimile olmadılar. Aksine, fethettikleri
her coğrafyaya kendi kimliklerini taşıdılar. Bunun en büyük
nedeni İslam dinidir. İslam öncesi Türkler, güçlü bir kültüre
sahip olmadıkları için fethettikleri topraklarda hem askeri
hem de kültürel olarak kalıcı olamamışlardı. Oysa İslam'ın
kabulünden sonra Türkler "asimile olan" değil "asimile
eden" bir millet oldu. Bunun en güçlü örnekleri ise Osmanlı
tarihinde ortaya çıktı.
Örneğin Osmanlılar, İslam sayesinde Balkanlar'da kalıcı
olabildiler. Balkanlar'da Kanuni Sultan Süleyman'ın Belgrad'ı
almasıyla sağlamlaşan Osmanlı hakimiyeti, bölgedeki çeşitli
Hıristiyan halkların zaman içinde ve kendi rızalarıyla İslam'ı
kabul edişine vesile oldu. Dahası Osmanlı yönetimi bölgeye
asırlar süren bir istikrar ve barış getirdi. Din, dil ve ırk
bakımından çok karışık bir yapıya sahip olan Balkanlar'da
Osmanlı yönetim tarzı tüm bu farklılıkları birbirleri ile
kaynaştırma temeli üzerinde kurulu idi. Balkanlar'ın coğrafi
yapısı itibarı ile her dönemde muhafaza edilen farklı kültürler,
tarih boyunca ancak Osmanlı döneminde birarada huzur ve güvenlik
içinde yaşadılar.
Bu tarihi gerçek, Osmanlı arşivlerinde yer alan belgelerle
de gün yüzüne çıkmaktadır. Prof. İsmet Miroğlu'nun "Türklerde
İnsani Değerler ve İnsan Hakları" isimli çalışmasında
yer verdiği belgeler Balkan halklarının Osmanlı yönetiminden
duydukları memmuniyeti gözler önüne sermektedir. 12 Şubat
1867 tarihinde yazılmış olan başka bir belgede Bulgar Milleti'nin
Osmanlı idaresinden memnun oldukları şöyle ifade edilir:
Bulgar Milleti kulları beşyüz seneden beri Osmanlı idaresi
altında mesut olarak yaşamaktadırlar. Bu süre zarfında mal,
can ve dinleri fesatçıların ve kötülük peşinde olan kişilerin
tecavüzünden muhafaza edilmiştir. Halbuki diğer memleketlerde
yaşayan güçsüz ve fakirler, zenginlerin saldırılarına ve zulmüne
maruz kaldıkları gibi kendilerine her türlü haksız muamele
de reva görülmüştür. Zira Osmanlı idaresi altında yaşayan
kuvvetliler tarafından güçsüzlere hiçbir şekilde eziyet edilmemiş,
güçlüler ve zayıflar devletin bahşettiği adalet ve hakkaniyetten
aynı nisbette faydalanmışlardır. Osmanlı idaresindeki Hıristiyanlar
arasında din ve mezhep farkı gözetilmeyerek hepsine eşit muamele
edilmiştir.(3)
Söz konusu huzur ve istikrar, 19. yüzyılın başında gelişen
ulus-devlet anlayışının Batılı güçler tarafından bu topraklarda
kışkırtılan bağımsızlık hareketlerini alevlendirmesine kadar
sürdü. 19. yüzyıl boyunca, dış güçlerin tahrikiyle, bölgedeki
gayrimüslim tebaa arasında iç isyanlar başladı. İsyanların
ilk siyasi sonucu, Yunanistan'ın 1829'da bağımsızlığını ilan
etmesi oldu.
Kaynaklar:
1 Prof. Dr. Ramazan Özey, Yiğit Düştüğü Yerden Kalkar, Tarih
ve Düşünce, Ağustos 2000, s. 30
2 Şükrü Karatepe, Yeni Şafak, 29 Mart 1999
3 Başbakanlık Arşivi, Bulgaristan İdare Kataloğu, nr. 89
KOSOVA SORUNU VE BALKANLAR'I
DOĞRU ANLAMAK...-2
Başta Sırplar olmak üzere gayrimüslim halklar arasındaki
isyan hareketlerinde, Rusya'nın yönlendirdiği Pan-Slavizm
hareketi etkili oldu. Bilindiği gibi bu akım Slav ırkının
üstünlüğünü, kültürel ve siyasi olarak birlikte hareket etmesi
gerektiğini öne sürmekteydi. Buna göre özellikle Osmanlı topraklarında
yaşayan Slav kökenlilerin milliyetçilik duyguları tahrik edilerek,
Osmanlı aleyhine faaliyette bulunmaları sağlanıyordu.
Yine bu akımdan etkilenen bazı topluluklar da daha rahat
bir hayat umuduyla Rusya'ya göç etmekte idi. Ancak kısa süre
içerisinde ne kadar büyük bir yanılgı içinde olduklarını anlamaya
başladılar. Pan-Slavizm propagandasından etkilenerek Rusya'ya
göç eden Bulgarların 30 Ocak 1862'de Osmanlı Devleti'ne geri
dönebilmek için padişaha yazdıkları bir mektup bu pişmanlığı
açıkça ifade etmektedir. Bu mektup, bir yandan Bulgarların
Osmanlı topraklarından göç ettikleri için duydukları derin
pişmanlığı dile getirirken, öte yandan Osmanlı'nın Batılı
güçler tarafından yeri doldurulması mümkün olmayan adalet
ve devlet anlayışını gözler önüne sermektedir:
Ecdadımız Osmanlı idaresi altında rahat ve her türlü
nimet ve adaletle dolu bir hayat sürmüşler iken bizler, Rusya'ya
gitmekle yazık ki bir tuzağa düşmüş olduk. Saf insanlar olduğumuz
için aleyhimize tertiplenen bu hareketin sonunu düşünmedik
ve bu işi bilerek yapmadık... Gece gündüz pişmanlık gözyaşları
döküyoruz. Zira burada hiç kimse yüzümüze bakmıyor... Bizler
gibi kandırılan Bulgar hemşehrilerimizle birlikte affedilerek
tekrar Osmanlı topraklarına dönebilmemiz hususunu niyaz ederiz.
(1)
Osmanlı dönemindeki istikrar ve bütünlük bölgeye istikrar
getirmiş, hem bölge halkının yaşam kalitesini yükseltmiş,
hem de dış güçlerin saldırılarına karşı küçük büyük tüm etnik
kökenleri ortak bir savunma altına almıştı. İşte bu nedenle
de gerek Osmanlı'nın varlığından, gerekse Balkan halklarının
birlik olarak oluşturdukları büyük güçten çekinen dış güçler,
uzun süre bu bölgeden uzak durmuşlardır.
Ancak yüzyılın son çeyreğinde Rusya'nın ve Batılı ülkelerin
yayılma ihtirasları yeniden kabardı. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'nın
ardından düzenlenen 1878 yılındaki Berlin Kongresi ile, Balkanlar'daki
Osmanlı topraklarının önemli bir bölümü Devlet-i Ali'nin yönetiminden
çıktı. Bulgaristan'ın büyük kısmı Osmanlı idaresinden koptu.
Ruslar Besarabya bölgesini ele geçirdiler. Sırbistan, Karadağ
ve Romanya bağımsız birer devlet oldu. Bosna-Hersek ise, Osmanlı
yönetiminde kalmakla birlikte "teorik" olarak Avusturya-Macaristan
toprağı haline geldi. Öte yandan Kıbrıs ve Süveyş de İngilizlere
verildi. Berlin Kongresi öncesinde ve sonrasında, Osmanlı'nın
parçalanması ve paylaşılması, dönemin Avrupa devletlerinin
ve Rusya'nın dış politikasının temel hedefi oldu. Batılı ülkeler
için Avrupa ile Asya arasındaki stratejik Osmanlı bölgelerini
ele geçirebilmek ayrı bir önem arzetmekteydi. Bu amaçla, onlarca
farklı dil, ırk, mezhep ve etnik kökenden oluşan Balkan halklarını
birtakım milliyetçi hayallere kaptırıp provoke etmek ise hiç
zor olmadı. Osmanlı döneminde içiçe geçmiş, sakin ve istikrarlı
bir yaşam süren bu topluluklar, örneğin Sırplar, Bulgarlar
veya Yunanlılar, çeşitli kışkırtmalarla ayrılıkçı ve çeteci
toplumlara dönüştüler.
Gerçekte Balkan halkları kısa süre içinde Avrupa devletlerine
ve Ruslara güvenerek yola çıkmakla tarihlerinin en büyük hatalarından
birini yapıyorlardı. Çünkü Osmanlı'nın gitmesiyle bağımsız
ve güçlü birer devlet halini alacaklarını zanneden Balkan
halkları için asıl problemler yeni başlayacaktı. Tıpkı Osmanlı
öncesinde olduğu gibi Balkan halkları tekrar parçalara bölünecek
ve yıllarca birarada ve kardeşçe yaşayan toluluklar birbirleriyle
savaşmaya başlayacaklardı. Balkan devletlerinin, Osmanlı'ya
karşı düzenledikleri I. Balkan Savaşı'nın ardından, kendi
aralarında anlaşmazlığa düşüp II. Balkan Savaşı'na girişmeleri,
bu tarihsel gerçeğin en açık kanıtı olacaktı.
I. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa devletlerinin masabaşında
oluşturdukları suni sınırlara sahip ulus devletler, yaklaşan
büyük fırtınanın habercisiydi. II. Dünya Savaşı'nda baştan
aşağı Alman ve İtalyan ordularının işgali altında kalan ve
iç savaşlarla çalkalanan Balkan ülkeleri, savaşın sonunda
komünist Sovyet rejiminin kontrolüne terk edildiler. Komünist
idareler altında yıllarca baskı, şiddet ve işkenceye maruz
kalan, dinlerini yaşamaları engellenen Balkan milletleri,
büyük acılar çektiler. Komünist rejimin dikta yönetimiyle
perdelenen etnik kökenli tartışma ve çatışmalar, bu rejimlerin
yıkılmasıyla birlikte kaldığı yerden -ve daha şiddetli bir
şekilde- başladı.
Kaynaklar:
1 Başbakanlık Arşivi, Bulgaristan İdare Kataloğu, nr. 79
BALKANLARDA BİTMEK BİLMEYEN KAVGALARIN
KAYNAĞI
Balkanlar'ı anlayabilmek için bölgedeki Türk-İslam tarihinin
yanısıra, bölgenin stratejik ve coğrafi önemi üzerinde de
durmak gerekir. Büyük bölümü dağlık ve kayalık olan, derin
vadilerle parçalanmış ve sık bitki örtüleriyle kaplı Balkanlar'da
coğrafi yapının bir sonucu olarak iletişim ve ulaşım her zaman
zorlukla sağlanmıştır. ("Balkan" kelimesi de, "dağlık
bölge" anlamına gelir.) Ulaşım ve iletişimin zayıflığı
ise, birbirlerine komşu olarak yaşamalarına rağmen, kültürel
yönden birbirinden çok uzak, hatta birbirine düşman halklar
meydana getirmiştir. Etnik farklılıklara, kültürel farklılıklar
da eklenince düşmanlıklar daha da artmış, Balkanlar istikrarsızlığa
açık bir bölge haline gelmiştir. Balkanlar'da, asırlar boyunca
yüzlerce devletin kurulmasının ve yüzlercesinin yok olmasının
en önemli nedenlerinden biri farklılıkları düşmanlığa çeviren
bu tutucu ve içine kapalı Balkan kültürüdür.
Çatışmaların alevlenmesinin altında yatan neden ise, bağımsızlığını
ilan eden ülkelerde birbirine düşman ve birarada yaşamak istemeyen
azınlıkların yer almaları olmuştur. Balkanlar'daki hiçbir
devlet, etnik ve dini yönden homojen değildir. Bu karmaşık
durumu şöyle de izah edebiliriz: Balkanlar'daki siyasi harita
ile etnik dağılım haritası arasında büyük uyumsuzluklar vardır.
Hemen hiçbir etnik grup -Karadağlılar ve Slovenler hariç-
tek bir devletin çatısı altında yaşamamaktadır. Örneğin Arnavutluk'un
siyasi sınırları ile Arnavutların yaşadıkları bölgelerin "çakışma"
oranı yaklaşık %50'dir. Arnavutların neredeyse yarıdan fazlası
Arnavutluk dışında, Kosova ve Makedonya'da yaşarlar.
Benzer bir biçimde Sırplar ile Sırbistan arasında da büyük
bir uyuşmazlık vardır. 10 milyonu aşan nüfusları ile Balkanlar'ın
en büyük etnik gruplarından biri olan Sırplar, Sırbistan'ın
dışında iki ülkede daha yaşarlar: Hırvatistan ve Bosna-Hersek'te.
Öte yandan Sırbistan toprakları içinde yaşayan insanların
%15'inden fazlası Sırp değildir; bunlar kendilerini Sırplarla
"can düşmanı" olarak gören Arnavutlar ve Sancak'taki
Slav Müslümanlarıdır.
Balkanlar'daki hangi ülkeyi ele alsak, benzer bir mozaikle
karşılaşırız. Bulgaristan'da Türkler, Pomaklar (Müslüman Bulgarlar)
ve diğer azınlıklar nüfusun %15'ini oluşturur. Makedonya nüfusunun
%65'i Makedonlardan oluşur, ülkede %22 dolayında Arnavut,
%4 Türk ve daha başka azınlıklar yaşamaktadır. Yunanistan'ın
Batı Trakya bölgesinde 120 bin kadar Türk, ayrıca kuzey bölgelerinde
büyük bir Slav Makedon azınlık yaşar. Bosna-Hersek'te nüfusun
%45'i Müslüman, %30'u Sırp, %17'si ise Hırvat'tır.
Elbette bir ülke içinde farklı etnik ya da dini grupların
yaşaması bir sorun değildir. Bu tür mozaikler, teorik olarak,
"çok etnisiteli, çok kültürlü" bir devlet düzeni
ve "birarada yaşama"ya dayalı toplumsal bir formül
içinde yaşatılabilirler, tıpkı Osmanlı da olduğu gibi. Ancak
ne yazık ki Balkanlar'daki devletlerin aşırı milliyetçi yaklaşımları,
katı ideolojik uygulamaları bu formülü gerçekleştirilemez
hale getirir. Bölgedeki devletlerin önemli bir bölümü -ki
başlarında Sırbistan ve Yunanistan gelir- homojen bir etnik
ve dini toplum oluşturma amacındadırlar. Bu, kimi zaman Sırbistan
örneğinde olduğu gibi "etnik temizlik" çabalarına,
kimi zaman da Yunanistan örneğinde olduğu gibi zoraki asimilasyon
politikalarına yol açmaktadır. Bu ülkelerin söz konusu baskıcı
politikalarında ısrarcı olduklarını ise yıllardır süregelen
acı tecrübelerden sonra artık öğrenmiş bulunuyoruz.
EDİRNE'NİN GERİSİNDE BIRAKTIKLARIMIZ...
Balkanlar'ın bu karmaşık haritasının çok ilginç bir yönü
ise, Türkiye'den Adriyatik'e kadar uzanan bir Türk-İslam kuşağı
barındırmasıdır.
Önce geçmişe bir göz atalım. 1912'deki Balkan Savaşı'na dek
İstanbul'dan yola çıkıp Adriyatik Denizi'ne kadar Devlet-i
Ali Osmaniye'nin sınırları içerisinde ilerlemek mümkündü.
Tüm Batı Trakya, Makedonya, Arnavutluk ve hatta bugünkü Yugoslavya'nın
sınırları dahilinde kalan Kosova ve Sancak bile Osmanlı egemenliği
altında idi. Selanik, Osmanlı İmparatorluğu'nun ikinci büyük
kenti idi. Dahası, söz konusu Rumeli toprakları üzerinde yaşayan
ahalinin de çoğunluğunu Türkler ve Müslümanlar oluşturuyordu.
Batı Trakya ve Makedonya'da zamanında Anadolu'dan göçmüş olan
Türkler, Müslüman Pomaklar, hatta Müslüman Slavlardan oluşan
bir Türko-İslami halk, çoğunluğu oluşturuyordu. Arnavutluk,
Kosova ve Makedonya'da yaşayan Arnavutlar da İslam dinini
kabul etmeleri nedeniyle Devlet-i Ali'nin "has"
tebasından sayılıyordu.
Bu Osmanlı mirasının Balkanlar'da nasıl hala ayakta olduğunu
görmek içinse, İstanbul'dan çıkıp Bosna-Hersek'in kuzeybatı
ucundaki Bihaç'a bir yolculuk yapmak yeter. Türkiye sınırlarından
çıkıp Yunanistan'a girdiğinizde, Türk azınlığın yaşadığı Batı
Trakya toprakları üzerinde ilerlersiniz. Burada yaklaşık 120
bin Türk soydaşımız vardır ve Yunanistan'ın onyıllardır uyguladığı
asimilasyon politikalarına rağmen ısrarla milli ve dini kimliklerini
korumaktadırlar.
EDİRNE'NİN GERİSİNDE BIRAKTIKLARIMIZ... –
2
Batı Trakya'nın hemen yukarısında, güneydoğu Bulgaristan'da
ise daha kalabalık ve geniş bir Türk azınlık yaşamaktadır.
Bulgaristan nüfusunun %9'unu oluşturan Türkler, ülkenin kuzey
ve güneyinde yer alan iki geniş bölgede yaşarlar. Güney Bulgaristan'da
batıya doğru ilerledikçe bu kez de Pomakların yoğun olarak
yaşadığı bölgelere ulaşırsınız. Pomaklar, Osmanlı zamanında
İslam'ı kabul etmiş Bulgar Müslümanlarıdır. Ancak kendilerini
Bulgar soydaşlarından ziyade Türk dindaşlarına yakın görürler.
Pomaklar ve Türkler, az sayıdaki Çingene ile birlikte, Bulgaristan'ın
%13'lük Müslüman nüfusunu oluştururlar.
Batıya doğru daha da ilerleyince Makedonya'ya varırsınız.
Yunanistan'la Sırbistan'ın arasında sıkışmış olan ve her ikisini
de kendisi için bir tehdit olarak gören bu küçük Balkan devleti,
stratejik olarak Türkiye'yle aynı saftadır. Dahası, Makedonya'da
çok sayıda Arnavut ve sayıları yüksek olmasa da ağırlıkları
bulunan bir Türk azınlık yaşamaktadır. Bu iki Müslüman unsur,
ülke nüfusunun yaklaşık %30'unu oluşturur.
Daha da batıya gittiğinizde ise, Türkiye'ye göçmüş olan milyonlarca
soydaşı, Müslümanlığı ve anti-Sırp, anti-Yunan stratejik konumu
nedeniyle yine Türkiye'ye yakından bağlı olan Arnavutluk'a
ulaşırsınız. Vardığınız sahil, Adriyatik sahilidir.
Hepsi bu kadar değil. Arnavutluk'tan kuzeye çıkın, bu kez
"Sırbistan içindeki Arnavutluk"a, yani Kosova'ya
ulaşırsınız. Kosova nüfusunun %90'ını oluşturmalarına karşın
Sırbistan yönetimi tarafından sistemli bir biçimde ezilen
bu Arnavutlar, Müslüman kimliğine ve dolayısıyla "Türkiye
ekseni"ne psikolojik olarak son derece bağlıdırlar. Kosova'dan
kuzeybatıya doğru ilerlediğinizde ise, Sırbistan ile Karadağ
arasındaki sınır boyunca uzanan Sancak bölgesine gelirsiniz.
1912'ye kadar Osmanlı toprağı olarak kalmış olan bu bölgedeki
Slav Müslümanları, son derece güçlü bir İslami kimliğe sahiptirler.
Sancak'ın bittiği yerde Bosna başlar. Bugün doğu Bosna, Bosna-Hersek
Federasyonu'nun Sırp tarafını oluşturan Republika Srpska'ya
aittir. Ama işgal edilmiş olan bu bölge biraz yarılsa, İzzetbegoviç'in
Dayton Anlaşması'nda bırakmamak için çok direndiği "Gorazde
koridoru"nu kullanarak Saraybosna'ya ve oradan da Devlet-i
Ali Osmaniye'nin sınırlarının vardığı en uç noktaya, Bihaç'a
varmak mümkündür.
Edirne'den Bihaç'a uzanan bu kuşak, dikkat edilirse, jeostratejik
yönden oldukça anlamlı bir hat üzerinde uzanmaktadır. Bu ise
tesadüfi bir durum değil, aksine hesaplanmış ve bilinçli olarak
oluşturulmuş bir stratejidir: Osmanlı yönetimi, Balkanlar'ı
fethettikten sonra bölgede demografik bir düzenleme yapmış
ve asırlar süren bir süreç içinde bölgedeki önemli stratejik
noktalara Müslüman toplulukları yerleştirmiştir. Bu Müslüman
toplulukların bir kısmı Anadolu'dan göç ettirilerek Balkanlar'a
yerleştirilen göçebe Türkmen boyları, bir kısmı ise Müslümanlığı
sonradan kabul eden otokton (Müslümanlığı sonradan kabul eden,
aslen Türk olmayan, ama Müslüman olduğu için bölgede Türk
kabul edilen halklar) bölge halklarıdır (Arnavutlar, Boşnaklar
ya da Pomaklar gibi).
Kısacası Devlet-i Ali Osmaniye artık yoktur, ama Balkanlar'ı
bir uçtan diğer bir uca kat eden bir Türk-İslam kültürü ve
medeniyeti onun mirası olarak hala ayaktadır. Sayıları 10
milyonu bulan Balkan Müslümanları, Edirne'den Bihaç'a kadar
uzanan bir hat üzerinde yaşamaktadırlar. Dahası, bu hat üzerinde
bazıları 1878'den bazıları ise 1912'den bu yana direnmektedirler.
Tek umutları ise bir gün eski huzurun, barışın ve düzenin
yeniden kurulması, güçlü bir birliğin tesis edilmesidir...
YABANCI GÖZÜYLE TÜRKLER VE OSMANLI
Türkler bir ırk ve millet olmak haysiyetiyle yeryüzünün
en şerefli insanlarıdır. Karakterleri pek asil ve yücedir...
Asaletleri alınlarında ve amellerinde yazılıdır... Onların
yurdu efendiler diyarıdır, kahramanlar, şehitler ülkesidir.
Bence insaniyete şeref veren böyle bir milletin düşmanı olmak
insanlığın düşmanı olmaktan farksızdır. Böyle bir lekeden
Allah beni korusun. (1)
Fransız şair Lamartine
Belki de yakında himayeye muhtaç olacaksınız.
Asla Rus'a yanaşmayın, haindir sizi yok eder. Fakat kendinizi
Osmanlılara emanet edin, adil ve merhametlidirler.(2)
Boğdan Beyi Büyük Stefan'ın
oğullarına vasiyeti
Yirmi yedi yıl kadar önce bazı Protestan Fransızlar padişahın
ülkelerinden birine sığınmayı tasarladılar. Bu kararlarının
birinci sebebi katolik Fransa'nın Protestan Fransızlara karşı
devamlı zulmü, ikinci sebebi ise Türklerin bütün dinlere karşı
cihanşümul ve değişmez müsamahası idi.(3)
Cenevizli Chenier
Sizin gibi gözü doymaz prenslerin, toprak ağalarının
ve burjuvaların idaresi altında yaşamaktansa, Osmanlıların
idaresi fakirlere daha hayırlıdır.(4)
Protestan mezhebinin Kurucusu Martin
Luther
1526'da (Mohaç'a giden) 200.000 kişi, ekilmiş tarlalara
ayak basmadan ve tek bir ot koparmadan imparatorluğun Rumeli
yakasını bir baştan bir başa geçmiştir.(5)
Fransız Yazar J. Michelet
Türk hakimiyetinden yerli Hıristiyanlar bu bakımdan da
memnundular ki Türkler gelmeden önce ülkeleri devamlı asayişsizlik
ve tahribat içindeydi. Şimdi ise sükun hüküm sürüyordu...
Viyana bozgunundan sonra Venedikliler geçici olarak Sakız
ve Mora'yı işgal ettiler. O kadar zulüm yaptılar ki, Sakız
ve sonra Mora'ya Türkler dönünce yerli Rumlar onları büyük
sevinçle karşıladılar.(6)
Fransız Tarihçi Fernard Grenard
Padişahın imparatorluğunda herkes kendi halinde bahtiyar
olabilirdi. Mutlak bir dini hürriyet hüküm sürerdi ve kimse
şu veya bu inanca sahip olduğundan dolayı bir zorlukla karşılaşmazdı.(7)
Ünlü Türkolog Franz Babinger
Kaynaklar:
1 Derleyen Mutlu Altay, Türkler İçin Ne Diyorlar,
Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Diyanet Vakfı İstanbul
Araştırma Merkezi Kütüphanesi, s. 18-19
2 E. Esenkova, Türk Düşüncesi, 1955 Şubat, s. 196
3 Joseph Hammer-Purgstall, Histoire de l'Empire Ottoman, Depuis
son Origine jusqu'à nos jours, Paris 1839, XV. 350
4 Mehmed Niyazi, Medeniyet Ülkesini Arıyor, İst. 1991, s.
51, Tuğra Neşriyat
5 Ali Ünal, Müslüman Türk'ün Dünyası ve Sürülmeye Çalışılan
Lekeler, 23 Ocak 1997, Zaman Gazetesi
6 N. Iorga, Histoire des Etats Balcaniques, Paris 1925, s.4
7 Mahomet II, Le Conquerant et Son Temps 1432-1481, Paris
1954, s. 502
BALKAN MÜSLÜMANLARININ TÜRK KİMLİĞİ
"Türko-İslami" tanımı gerek Balkan Müslümanlarının
bizzat kendileri, gerekse onları "düşman" olarak
gören Balkan milliyetçileri tarafından benimsenen bir tanımdır.
Bugün başta Sırplar olmak üzere diğer tüm Balkan milliyetçileri,
Boşnakları, Arnavutları ya da Pomakları, yani etnik olarak
Türk olmayan ve Türkçe konuşmayan Balkan Müslümanlarını "Türk"
olarak tanımlarlar. Bunun nedeni ise, etnik kökenleri ne olursa
olsun, Balkanlar'daki tüm Müslümanların, aralarında yaşadıkları
Hıristiyan uluslardan ayrı bir "millet" olarak algılanmalarıdır.
Bu "millet"in ismi ise, her ne kadar etnik bir Türklüğü
ifade etmese de, "Türk Milleti"dir. Florida Üniversitesi'nden
Balkan tarihçisi Maria Todorova bu durumu şöyle açıklıyor:
Balkan milliyetçiliği Ortodoks Hıristiyanların birliğini
parçalarken, öte yandan tek vücut ve değişmez bir Müslüman
cemaati imajı üretmiştir ve bunu da "millet" kavramı
bazında görmektedir. Bir başka deyişle, Balkanlar'daki Hıristiyan
halklar kendi aralarında milliyetçilik kıstasına göre ayrımlar
geliştirirken, öte yandan Müslümanlara, sanki bu insanlar
tek bir milletmiş gibi davranmışlar ve bu yönde bir söylem
geliştirmişlerdir. Bu Hıristiyan uygulamasının en açık örneği,
Balkanlar'daki tüm Müslümanlara, etnik kökenlerine göre bir
ayrım yapmadan, "Türk" denmesidir. Bu, bölgede hala
çok yaygın olan bir kullanımdır.
Öte yandan, Balkan Müslümanlarının geneli de, milliyetçi
söyleme adapte olmadıkları ve Balkanlar'daki ulus-devlet oluşumları
tarafından dışlandıkları için, kendilerini ayrı bir "millet"
sayan bir toplumsal bilinci bugüne kadar korumuşlardır.(1)
Todorova'nın da belirttiği gibi, Balkan Müslümanları için
dini kimlikleri her zaman için etnik kimliklerinden çok daha
öncelikli olmuştur. Bulgaristan'da durum böyledir; "Bulgar
Müslümanları" olarak tanımlanabilecek olan Pomaklar kendilerini
Bulgarlardan çok Türklere yakın hissederler. Bosna'daki durum
daha da belirgindir; Sırplarla ya da Hırvatlarla tamamen aynı
etnik kökene sahip olan ve aynı dili konuşan Boşnaklar, bu
iki halkla hiçbir zaman bütünleşmemiş, kendilerini hep Osmanlı
ekseninde görmüşlerdir.
Balkan uzmanı Eran Frankel, aynı durumun Makedonya içinde
de geçerli olduğunu vurgular. Frankel'e göre, "Makedonyalı
Müslümanlar hiçbir zaman Makedonyalılık adına İslam'ı geri
plana atmış ya da reddetmiş değildirler. Aksine, çoğu kez
kendi Slavlıklarını reddetmişler ve Slav-olmayan bir İslam
kimliğini benimsemişlerdir."(2) Yine Frankel'e göre Makedonya'daki
Müslüman Arnavutlar ya da Çingeneler, kendilerine Slav kimliğini
benimsemektense, "Türk" olarak tanımlanmayı tercih
ederler.(3)
İşte bu nedenle de, Türkiye'nin Balkan yarımadasındaki "uzantısı"
olan halklar, yalnızca birkaç milyonluk Balkan Türk'ü değil,
nüfusları 10 milyonu bulan Balkan Müslümanlarıdır. Çoğu etnik
olarak Türk olmayan ve Türkçe konuşmayan bu insanlar, kendilerini
aynı dili konuştukları Sırplardan ya da Bulgarlardan çok,
Türklere yakın hissetmektedirler.
Çünkü bu insanlar herşeyden önce "Osmanlı"dırlar
ve Türkiye de Osmanlı'nın yegane mirasçısıdır. Tarihçi Maria
Todorova, bu konuda şöyle söyler:
Türkiye'nin Balkanlar'daki etkisi oldukça komplekstir.
Bu etki, öncelikle Balkanlar'daki Türkçe konuşan nüfusa yöneliktir.
Bu nüfusun büyük bölümü Bulgaristan'da yaşar, kalan kısmı
ise çok daha az sayılarda Yunanistan, Romanya ve eski Yugoslavya'dadır.
Ancak Türkiye'nin etki alanı bununla sınırlı değildir. Aynı
zamanda Slav diliyle konuşan Müslümanlar da Türkiye'nin etki
alanı içindedirler.(4)
Todorova, Türk-olmayan Balkan Müslümanlarının kendilerini
Türklükle özdeşleştirme eğilimlerine gösterge olarak ilginç
bir noktanın daha altını çizer: 20. yüzyıl boyunca Balkanlar'dan
Türkiye'ye göç eden Slav Müslümanlar (Arnavutlar dahil), Türk
kimliğini benimseyerek Türk toplumu içinde asimile olmuşlardır.
Bu durum, Todorova'ya göre, "Osmanlı mirasının Türk etkisine
dönüşmesinin açık bir örneğidir."(5)
Dolayısıyla Türkiye'ye düşen, Balkanlar'daki etnik ve dini
mozaiği iyi analiz etmek ve bu mozaik içinde, kendi tarihsel
kimliğine uygun bir strateji belirlemektir. Bunu yaparken
etnik, dini ve kültürel değerlerin dünya siyasetinde her geçen
gün daha fazla önem kazandığını, dünyanın giderek daha artan
bir biçimde medeniyetler arasındaki ilişkilerle tanımlanacağını
da hatırlamak gerekmektedir. Dahası, Balkanlar, etnisite,
din ve kültür gibi kavramların en etkili olduğu bölgelerin
başında gelmektedir. Bir başka deyişle, Soğuk Savaş sonrası
dünyada, Türkiye Balkanlar'a bakarken kendi tarihsel ve kültürel
kimliğini ön plana çıkarmalı ve bu kimliğe uygun bir strateji
belirlemelidir.
Görüldüğü gibi tüm Balkanlar'da, aslında etnik olarak "Türk"
olmamalarına karşın, kendilerini "Türk" olarak gören
ya da görmeye eğilimli büyük bir Müslüman nüfus vardır. Bu
"fahri soydaşlarımız"ı bize bu denli bağlayan unsur
ise Türk-İslam ahlakı ve Osmanlı mirasıdır. Nitekim 1997 yılının
başlarında Belgrad'da yapılan gösteriler esnasında protestocuların
"Türk Yönetimine Özlem", "Neredesin
Ey Türk (Osmanlı) Yönetimi Altındaki Günler"
şeklinde pankartlar açmaları Batı basınının da dikkatini çekmiş
ve Türkiye'nin bölgede aktif olması gerektiğinin altını bir
kez daha çizmiştir.6
Kaynaklar:
1 Maria Todorova. "The Ottoman Legacy in the Balkans",
The Balkans: A Mirror of the New International Order. (ed.
G. G. Özdoğan, K. Saşbaşlı) Eren, İstanbul, 1995. s. 70
2 Eran Frankel. "Turning a Donkey into a Horse: Conflict
and Paradox in the Identity of Macedonian Muslims", 23rd
National Convention of the AAASS, Miami, 1991
33 Eran Frankel. "Turning a Donkey into a Horse: Conflict
and Paradox in the Identity of Macedonian Muslims", 23rd
National Convention of the AAASS, Miami, 1991
4 Maria Todorova. "The Ottoman Legacy in the Balkans".
The Balkans: A Mirror of the New International Order. (ed.
G. G. Özdoğan, K. Saşbaşlı) Eren, İstanbul, 1995. s. 71
5 Maria Todorova. "The Ottoman Legacy in the Balkans".
The Balkans: A Mirror of the New International Order. (ed.
G. G. Özdoğan, K. Saşbaşlı) Eren, İstanbul, 1995. s. 72
6 Gündüz Gazetesi, 12 Ocak 1997
BALKAN MÜSLÜMANLARININ TÜRK KİMLİĞİ –
2
Üstelik artık Batılı güçler Balkanlar'da kanayan yarayı tedavi
etmeye güçlerinin yetmediğini kendileri de itiraf etmektedirler.
Eski Dışişleri Bakanlarından Hikmet Çetin, Zaman Gazetesi'nde
yayınlanan bir haberde Batı'nın Balkanlar sorununu çözmekte
içine düştüğü aciz durumu şu şekilde ifade etmiştir:
1992 yılında Bosna-Hersek konusunda bir toplantı yapılıyordu.
Türkiye de çağrıldı. Miloseviç, Karadziç hepsi oturuyorlardı.
Benim yanımda Amerika Dışişleri Bakanı vardı. Yugoslavya'da
yedi yıl büyükelçilik yapmış. Bana dönerek ‘Siz bu felaket
yerlerde 500 yıl nasıl kaldınız?' dedi."(1)
Görüldüğü üzere Balkanlar'da kalıcı barışın inşa edilmesinin
yolu Türk-İslam kültürünün devlet anlayışından geçmektedir.
Bugün her türlü teknik, teknolojik ve askeri imkana sahip
olan Batı, bölgeye sadece askeri güç yığınağı yapmakla yetinmekte,
ancak bölge halklarının güvende hissedebileceği asayiş ve
düzeni sağlayamamaktadır. Aksine yapılan dış müdahaleler bölgede
yaşananları daha da karmaşık hale getirmekte, zulmün hızını
ve şiddetini artırmaktadır.
İşte bu nedenle Türkiye, Osmanlı kimliğine ve tarihine sahip
çıkmakla yükümlüdür. Üstelik bu durum Türkiye için büyük bir
stratejik avantaj da oluşturmaktadır. "Osmanlı"
kavramı Türkiye'nin etkisini sınırlarının çok ötesine taşıyan
büyük bir vizyonun adıdır. Bu Balkanlar'da olduğu gibi Ortadoğu'da
da böyledir.
TÜRK DEVLETLERİNİ BAŞARILI KILAN İSLAM AHLAKININ
TEMELLERİ
Onlar ki yeryüzünde kendilerini
yerleştirir, iktidar sahibi kılarsak dosdoğru namazı kılarlar,
zekatı verirler, marufu emrederler, münkerden sakındırırlar.
Bütün işlerin sonu Allah'a aittir. (Hac Suresi, 41)
Şüphesiz Allah size emanetleri ehline
(sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz
zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah size
ne güzel öğüt veriyor... Doğrusu Allah işitendir, görendir.
(Nisa Suresi, 58)
Allah sizinle din konsunda savaşmayan,
sizi yurtlarınızdan sürüp çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan
ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü
Allah adalet yapanı sever. (Mümtehine Suresi, 8)
Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel
öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et.
Şüphesiz senin Rabbin yolundan sapanı bilendir ve hidayete
ereni de bilendir. (Nahl Suresi, 125)
Sen af (veya kolaylık) yolunu benimse,
(İslam'a) uygun olanı (örfü) emret ve cahillerden yüzçevir.
(Araf Suresi, 199)
Görmedin mi ki, Allah nasıl bir
örnek vermiştir: Güzel bir söz güzel bir ağaç gibidir ki
onun kökü sabit dalı ise göktedir. Rabbinin izniyle her
zaman yemişini verir. Allah insanlar için örnekler verir,
umulur ki onlar öğüt alıp düşünürler. (İbrahim Suresi, 24-25)
Onlar bollukta da darlıkta da infak
edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan
bağışlama ile (vaz)geçenlerdir. Allah iyilik yapanları sever.
(Al-i İmran Suresi, 134)
İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen
en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır, o zaman
(görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse,
sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir. (Fussilet Suresi,
34)
Kaynaklar:
1 İsmail Yediler, "Osmanlı'nın yani İslam'ın", 22
Eylül 1994, Zaman Gazetesi
|