| ORTADOĞU'DA
BARIŞ İÇİN TEK ÇÖZÜM: İSLAM
Filistin ve özellikle Filistin'in kalbi olan
Kudüs, İslam tarihinin başından bu yana Müslümanlar için kutsaldır.
Müslümanların Filistin'i kutsal olarak görmeleri ise bu bölgeye
barış ve huzur getirmelerine vesile olmuştur. Bu yazıda, bu
gerçeğin bazı tarihsel örneklerini ele alacağız.
Kudüs'ü Müslümanlar için kutsal yapan
iki temel sebep vardır: Müslümanların namaz kılmak için yöneldikleri
ilk kıble, Kudüs'tür. Ve Peygamberimizin en büyük mucizelerinden
biri olan bir gecelik miraç yolculuğu, Mescid-i Haram'dan
Mescid-i Aksa'ya, yani Mekke'den Kudüs'e olmuştur. Kuran'da
bu gerçek şöyle haber verilir:
"Bir kısım ayetlerimizi
kendisine göstermemiz için kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan,
çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa'ya götüren O
(Allah) yücedir. Gerçekten O işitendir, bilendir." (İsra
Suresi, 1)
Kuran'da anlatılan peygamber kıssalarında Filistin
topraklarına işaret eden ayetlerin pek çoğunda bu topraklardan
"bereketli kılınan, kutsal topraklar"
olarak bahsedilmektedir. Miracın anlatıldığı üstteki ayette
Mescid-i Aksa "çevresini bereketlendirdiğimiz" şeklinde
nitelendirilmektedir. Hz. İbrahim'in ve Hz. Lut'un göçünün
anlatıldığı Enbiya Suresi'nde ise yine aynı topraklar "bereketler
verdiğimiz yer" olarak geçmektedir. Öte yandan, İsrail
soyundan pek çok peygamberin yaşadığı, Allah yolunda mücadele
ettiği, şehit düştüğü veya vefat edip defnedildiği Filistin
toprakları, bir bütün olarak Müslümanlar için kutsaldır.
Nitekim son 1400 yıl içinde Müslümanlar Kudüs'e
ve Filistin'e hep barış ve huzur getirmişlerdir.
Hz. Ömer'in Filistin'e Getirdiği Barış ve
Adalet
MS. 71 yılına dek, Kudüs Yahudilerin
başkentiydi. Ancak o yıl Roma Orduları Yahudilere karşı büyük
bir saldırı düzenlediler ve büyük bir vahşetin ardından onları
bölgeden sürdüler. Yahudiler için diaspora dönemi başlarken,
Kudüs ve çevresi de terkedilmiş bir toprak haline gelmiş oluyordu.
Ancak Roma İmparatorluğu'nun İmparator Konstantin
döneminde Hıristiyanlığı kabul etmesinin üzerine, Kudüs yeniden
ilgi odağı oldu. Hıristiyan Romalılar Kudüs'te kiliseler inşa
ettiler, Yahudilerin de bölgede yerleşmesine yönelik yasakları
kaldırdılar. Filistin 7. yüzyıla dek Roma (Bizans) toprağı
olarak kaldı. Kısa bir süre Persler bölgeyi ellerinde tuttular,
ama sonra Bizans yeniden Filistin'in hakimi oldu.
Filistin tarihindeki en büyük dönüm noktası
ise, 637 yılında bölgenin İslam orduları tarafından fethedilmesiydi.
Bu fetih, asırlardır savaşlara, sürgünlere, yağma ve katliamlara
sahne olan, farklı inançlar arasında sık sık el değiştiren
ve değiştirdikçe de yeni vahşetler yaşayan Filistin'e, barış
ve huzurun yerleşmesi anlamına geliyordu. İslam'ın hakimiyeti,
Filistin'de farklı inançların bir arada yaşayabileceği bir
çağın başlangıcı oldu.
Filistin, Peygamberimizden sonraki ikinci halife
olan Hz. Ömer tarafından fethedildi. Hz. Ömer'in Kudüs'e girişi,
ardından buradaki farklı inançlara karşı gösterdiği olağanüstü
hoşgörü, olgunluk ve nezaket, başlayan güzel dönemin habercisiydi.
İngiliz tarihçi ve Ortadoğu uzmanı Karen Armstrong, Holy War
adlı kitabında, Hz. Ömer'in Kudüs fethini şöyle anlatır:
Halife Ömer Kudüs'e beyaz bir devenin
üzerinde girdi, yanında ise kentin Yunan yöneticisi Başrahip
Sophronius vardı. Halife kendisinin öncelikle Tapınak Tepesine
(yıkık olan Hz. Süleyman mabedinin yerine) götürülmesini rica
etti ve dostu Muhammed'in Gece Yolculuğu'nu (Mirac) yaptığı
bu noktada eğildi ve dua etti. Başrahip bu sahneyi dehşet
içinde izliyordu... "Son Günler"in artık yaklaştığını
sanmıştı. Daha sonra Halife Ömer Hıristiyan tapınaklarını
görmek istedi ve tam Kutsal Mezar (Holy Sepulchre) Kilisesi'ne
gittiğinde, namaz vakti geldi. Başrahip kendisini kibarca
namazını bu kilisede kılmaya davet etti, ama Halife Ömer bu
teklifi kibarca reddetti. Eğer bu kilisede namaz kılarsa,
sonra bazı müslümanların bu olayı anıtlaştırmak amacıyla buraya
bir cami inşa etmek isteyebileceklerini, bunun ise Kutsal
Mezar Kilisesi'nin yıkılması anlamına geleceğini izah
etti. Bu nedenle Halife kiliseden çıkıp biraz daha ilerdeki
bir noktada namazını kıldı; nitekim bugün tam bu noktada,
Kutsal Mezar Kilisesi'nin tam karşısında Halife Ömer'in adına
inşa edilmiş küçük bir cami bulunmaktadır.
Halife Ömer'in diğer büyük camii ise, tam
Tapınak Tepesi'nde yapıldı. Yıllardır Hıristiyanlar,
yıkık Yahudi Tapınağının yer aldığı bu alanı, şehrin çöp yığınağı
olarak kullanıyorlardı. Halife, Müslümanların bu çöpleri temizlemelerine
kendi elleriyle yardım etti ve burada Müslümanlar
iki mabed inşa ederek İslam'ı, İslam'ın dünyadaki üçüncü kutsal
şehrine yerleştirmiş oldular.
Kısacası Müslümanlarla birlikte Kudüs'e ve
tüm Filistin'e "medeniyet" geldi. Birbirlerinin
kutsal değerlerine saygı göstermeyen, birbirlerini sırf farklı
inançlara sahip oldukları için katliamdan geçiren vahşi ve
barbar inançların yerine, İslam'ın adil, hoşgörülü ve mutedil
kültürü hakim oldu. Hz. Ömer'in fethinden sonra Filistin'de
Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler asırlar boyu barış
ve huzur içinde yaşadılar. Müslümanlar hiç kimseyi zorla İslamlaştırmaya
çalışmadılar, ancak İslam'ın Hak Din olduğunu gören bazı gayrimüslimler
kendi rızalarıyla İslam'ı seçtiler.
Filistin'deki bu barış ve huzur, bölge, Müslümanların
hakimiyetinde olduğu sürece devam etti. Ancak 11. yüzyılın
sonunda, bölgeye dışardan işgalci bir güç girdi ve Kudüs'ün
medeni topraklarını, görülmemiş bir barbarlık ve vahşetle
yağmaladı. Bu barbarlar, Haçlılardı
FİLİSTİN TOPRAKLARINDA HAÇLI VAHŞETİ
Sözde Hıristiyanlık Adına Uygulanan Terör
Filistin'de her üç dinin mensupları
barış ve huzur içinde yaşarken, Avrupa'daki Hıristiyanlar
bir "Haçlı" seferi organize etmeye karar verdiler.
Papa II. Urban'ın 25 Kasım 1095 günü Clermont Konseyi'nde
yaptığı çağrı ile, "Kutsal Toprakları Müslümanlardan
kurtarmak" ve asıl olarak da Doğu'nun efsanevi zenginliğine
ulaşmak üzere yüz binin üzerinde insan Avrupa'nın dört bir
yanından Filistin'e doğru yola çıktı. Uzun ve yıpratıcı bir
seferden ve Müslümanlara karşı gerçekleştirdikleri pek çok
yağma ve katliamdan sonra 1099 yılında gerçekten de Kudüs'e
vardılar. Yaklaşık 5 hafta süren uzun bir kuşatmanın ardından
şehir düştü ve Haçlılar kente girdiler. Ve dünya tarihinde
eşine az rastlanır bir vahşet gerçekleştirdiler. Şehirdeki
tüm Müslümanları ve Yahudileri kılıçtan geçirdiler. Bir tarihçinin
ifadesiyle "buldukları tüm Arapları ve Türkleri
öldürdüler... erkek veya kadın, hepsini katlettiler."
Haçlılardan biri, Raymund of Aguiles,
bu vahşeti "övünerek" şöyle anlatıyordu:
Görülmeye değer harika sahneler gerçekleşti.
Adamlarımızın bazıları - ki bunlar en merhametlileriydi -
düşmanların kafalarını kesiyorlardı. Diğerleri onları oklarla
vurup düşürdüler, bazıları ise onları canlı canlı ateşe atarak
daha uzun sürede öldürüp işkence yaptılar. Şehrin
sokakları, kesilmiş kafalar, eller ve ayaklarla doluydu.
Öyle ki yolda bunlara takılıp düşmeden yürümek zor hale gelmişti.
Ama bütün bunlar, Süleyman Tapınağı'nda yapılanların yanında
hafif kalıyordu. Orada ne mi oldu? Eğer size gerçekleri söylersem,
buna inanmakta zorlanabilirsiniz. En azından şunu söyleyeyim
ki, Süleyman Tapınağı'nda akan kanların yüksekliği,
adamlarımızın dizlerinin boyunu aşıyordu.
Haçlı ordusu Kudüs'te iki gün içinde yaklaşık
40 bin Müslüman’ı üstte anlatılan yöntemlerle vahşice öldürdü.
Filistin'in, Hz. Ömer'den bu yana süren barış ve huzuru, korkunç
bir katliamla sona ermiş oldu. Haçlılar, bir sevgi ve merhamet
dini olan Hıristiyanlığın tüm ahlaki kıstaslarını çiğneyerek,
sözde Hıristiyanlık adına terör uyguladılar.
Selahaddin Eyyubi'nin Adaleti
Barbar Haçlı ordusu, Kudüs'ü kendisine
başkent yaptı ve sınırları Filistin'den Antakya'ya kadar uzanan
bir Latin Krallığı kurdu. Ancak Filistin'e vahşet getiren
Haçlıların ömrü fazla uzun olmayacaktı. Ortadoğu'daki tüm
Müslüman emirlikleri "cihad" bayrağı altında birleştiren
Selahaddin Eyyubi, 1187'deki Hıttin Savaşı'nda tüm Haçlı Ordusunu
bozguna uğrattı. Savaşın ardından Haçlı ordusunun iki kumandanı,
Reynauld of Chatillon ve Kral Guy, Selahaddin Eyyubi'nin huzuruna
çıkarıldı. Selahaddin Eyyubi, daha önce Müslümanlara karşı
uyguladığı korkunç vahşetlerle ünlenmiş olan Reynauld of Chatillon'u
idam etti, ancak aynı suçları işlememiş olan Kral Guy'u serbest
bıraktı. Filistin toprakları bir kez daha adaletin ne olduğu
görüyordu.
Selahaddin Eyyubi Hıttin'ın hemen ardından-tam
da Peygamberimizin bir gecede Mekke'den Kudüs'e götürüldüğü
kutsal Mirac günü-Kudüs'e girerek 88 yıldır Haçlı işgali altında
olan şehri kurtardı. Haçlılar, 88 yıl önce Kudüs'ü aldıklarında
içindeki tüm Müslümanları katletmişlerdi ve bu yüzden bu sefer
de Selahhaddin Eyyubi'nin aynı vahşeti kendilerine yapacağını
korkuyla bekliyorlardı. Oysa Selahhaddin Eyyubi kentteki Hıristiyanların
hiç birine dokunmadı. Dahası, sadece Latin (Katolik) Hıristiyanların
şehri terk etmelerini emretti-"Haçlı" kimliğine
sahip olmayan Ortodokslar şehirde yaşamaya ve diledikleri
gibi ibadet etmeye devam edebilirlerdi. İngiliz tarihçi Karen
Armstrong, Müslümanların bu ikinci Kudüs fethini şöyle anlatır:
2 Ekim 1187'de Selahaddin ve ordusu
Kudüs'e fatihler olarak girdiler; gelecekteki 800 yıl boyunca
şehir bir Müslüman kenti olacaktı... Selahaddin (katliam yapmamak
üzere) önceden Hıristiyanlara verdiği sözü tuttu ve şehri
yüksek İslami prensiplere göre aldı. Kuran'da emredilmiş
olduğu gibi şiddetten kaçındı, 1099 yılındaki katliamların
öcünü almaya kalkmadı. Tek bir Hıristiyan öldürülmedi, hiç
bir yağma yapılmadı.
Esirleri serbest bırakmak için
istenen fidyeler ise son derece düşük tutuldu... Kuran'da
emredildiği gibi, esirlerin çoğunu da hiç bir fidye almadan
serbest bıraktı... Selahaddin'in kardeşi El-Adil, bin kadar
esirin kendi hizmetine verilmesini istedi ve sonra hepsini
- acınacak durumda olduklarını gördüğü için - karşılıksız
olarak serbest bıraktı... Şehirdeki zengin Hıristiyanlar,
değerli eşyalarını yükleyip şehirden bir an önce gittiler,
oysa ellerindeki para, şehirdeki tüm savaş esirlerinin fidyesini
ödemeye fazlasıyla yetiyordu. Başrahip Heraclius, herkes gibi
10 dinarlık fidyesini ödedi, sonra da şehri hazinelerle dolu
arabalarla terk etti.
Kısacası Selahaddin Eyyubi ve onun komutasındaki
Müslümanlar, Hıristiyanlara karşı son derece adil ve merhametli
davranmışlar, hatta onlara kendi liderlerinden çok daha fazla
merhamet etmişlerdi.
Kudüs'ten sonra, Filistin'in diğer şehirlerinde
de Haçlıların vahşeti ve Müslümanların adaleti sürdü. İngiliz
tarihinde büyük bir kahraman gibi tanıtılan Richard the Lionheart
(Aslanyürekli Richard), 1191 yılında, Akra kalesinde aralarında
pek çok kadın ve çocuğun da yer aldığı tam 3000 Müslüman’ı
boyunlarını vurdurarak alçakça katletmişti. Müslümanlar bu
vahşetlere şahit olmalarına rağmen, hiç bir zaman aynı yöntemlere
başvurmadılar, Allah'ın "Ey iman edenler, bir
topluluğa olan kininiz, sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin"
hükmü uyarınca (Maide
Suresi, 2), hiç bir zaman masum sivillere karşı şiddet uygulamadılar.
Mağlup ettikleri Haçlı ordularına karşı dahi, gereksiz şiddet
kullanmadılar.
Haçlıların vahşeti ve ardından gelen Müslüman
adaleti, tarihi bir gerçeği bir kez daha göstermiş oluyordu:
Filistin'de farklı inançlara birarada yaşama şansı veren adil
bir yönetim, ancak İslam'ın prensiplerine göre kurulan bir
yönetim olabilirdi. Bu gerçek, Selahaddin Eyyubi'den
sonraki 7 yüzyıl boyunca, özellikle de Osmanlı döneminde ispatlanmaya
devam etti.
ORTADOĞU’DA HUZURA GİDEN YOL “OSMANLI MİLLET SİSTEMİ”
1514 yılında Yavuz Sultan Selim'in Kudüs'ü
ve civarını fethi ile birlikte, Filistin'de yaklaşık 400 yıl
sürecek Osmanlı yönetimi başladı. Bu dönem, Osmanlı'nın diğer
eyaletlerinde olduğu gibi, Filistin'de de barışı, istikrarı
ve "farklı inançların bir arada yaşamasını" sağlayacaktı.
İslam'ın hoşgörüsü Osmanlı'da da tecelli
etti. |
Kilise, sinagog ve cami uyum içinde
bir arada var oldu.
Osmanlı İmparatorluğu, "millet
sistemi" adı verilen bir düzenle yönetiliyordu
ve bu sistemin en temel özelliği, farklı inançlara sahip insanlara,
kendi inançlarının ve hatta hukuklarının gerektirdiği şekilde
yaşama imkanı tanımasıydı. Kuran'da "Kitab ehli"
olarak tanımlanan Hıristiyanlar ve Yahudiler, Osmanlı topraklarında
hoşgörü, güvenlik ve özgürlük buldular.
Bunun en büyük nedeni, Osmanlı'nın Müslümanlar
tarafından yönetilen bir İslam devleti olmasına karşın, tebaasını
zorla İslamlaştırmak gibi bir amaca sahip olmamasıydı. Aksine,
Osmanlı devleti, gayrimüslimlere de güvenlik ve huzur sağlamayı,
onları adaletle ve İslam idaresinden razı olacakları şekilde
yönetmeyi hedefliyordu.
Oysa aynı dönemlerde dünya üzerindeki diğer
büyük devletler çok daha katı bir anlayışa, baskıcı ve müsamahasız
bir yönetim anlayışına sahipti. İspanya Krallığı, İber Yarımadası'nda
Müslümanların ve Yahudilerin varlığına tahammül edememiş ve
her iki topluma karşı büyük bir vahşet uygulamıştı. Diğer
pek çok Avrupa ülkesinde Yahudilere sadece Yahudi oldukları
için baskılar uygulanıyor (örneğin gettolara hapsediliyorlar),
hatta kimi zaman toplu katliamlara ("pogrom"lara)
hedef oluyorlardı. Hıristiyanlar birbirlerine karşı bile tahammülsüzdüler;
Katolik ve Protestanlar arasındaki çatışmalar, 16. ve 17.
yüzyıl boyunca Avrupa'yı kan gölüne çevirdi. 1618-48 yılları
arasında yaşanan "30 Yıl Savaşları", temelde Katolik-Protestan
çatışmasının bir sonucuydu. Bu savaş sonucunda Orta Avrupa
adeta bir harabeye döndü, sadece Almanya'da 15 milyonluk nüfusun
üçte biri yok oldu.
Bu ortamda Osmanlı'nın kurduğu idarenin
son derece insancıl olması kuşkusuz önemli bir gerçektir.
Pek çok tarihçi ve siyaset bilimci de bu gerçeğe
dikkat çekmektedir. Bunlardan biri, dünyaca ünlü Ortadoğu
uzmanı Columbia Üniversitesi'nden Prof. Dr. Edward Said'dir.
Kudüslü Hıristiyan bir aileden gelen ve Amerikan üniversitelerinde
çalışmalarını sürdüren Edward Said, İsrail'de yayınlanan Ha'aretz
gazetesinin kendisiyle yaptığı bir röportajında Ortadoğu'da
kalıcı bir barışın inşa edilebilmesi için "Osmanlı
Millet Sistemi"ni önermiştir. Said'in yorumu
şöyledir:
Arap dünyasındaki diğer azınlıklar nasıl
yaşayabiliyorsa, (Araplar arasındaki) bir Yahudi azınlığının
yaşaması da mümkündür... Bu, Osmanlı İmparatorluğu altında
gayet iyi işlemiştir. Onların sistemi, şu an sahip olduğumuzdan
çok daha insancıl gözükmektedir.
İslam Hoşgörüsünün Kaynağı: Kuran Ahlakı
Osmanlı İmparatorluğu'nun ve diğer Müslüman
devletlerin son derece hoşgörülü, adil ve insancıl yönetimler
kurmasının temel nedeni, Kuran'da bu şekilde bir yönetimin
emredilmiş olmasıydı. Hz. Ömer'in, Selahaddin Eyyubi'nin,
Osmanlı padişahlarının ve daha nice Müslüman hükümdarın (bugün
Batılılar tarafından da kabul ve takdir edilen) bir hoşgörü,
merhamet, adalet ve medeniyet sergilemelerinin nedeni, Allah'ın
Kuran'daki emirlerine olan sadakatleriydi. İslami yönetim
anlayışının temelini oluşturan bu emirlerin bazıları şöyledir:
Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline
(sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde
adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne
güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu Allah, işitendir, görendir.
(Nisa Suresi, 58)
Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız
ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler
olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun,
ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse
adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi
eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz
Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır. (Nisa Suresi, 135)
Allah, sizinle din konusunda savaşmayan,
sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan
ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü
Allah, adalet yapanları sever. (Mümtehine Suresi, 8)
Siyaset literatüründe "iktidar
dejenere eder ve mutlak iktidar da mutlak olarak dejenere
eder" şeklinde bir söz vardır. Bununla, siyasi iktidarı
ele geçiren herkesin, bu iktidarın sağladığı imkanlar sonucunda
ahlaki yönden dejenere olduğu ifade edilir. Bu kural gerçekten
de insanların çoğu için geçerlidir. Çünkü bu çoğunluk, ahlakını
kendi üzerindeki toplumsal yaptırımlara göre belirler. Bir
başka deyişle, toplumun kınamasından veya cezalandırmasından
korktuğu için ahlaksızlıklardan veya suçlardan geri durur.
İktidar ise onlara güç sağlar ve toplumun yaptırımını azaltır.
Bunun sonucunda da dejenere olur, yani ahlaktan kolayca taviz
verir hale gelirler. Eğer ellerinde mutlak bir güç varsa,
yani bir ülkenin mutlak hakimi olurlarsa, kibirlerini tatmin
etmek için her yolu deneyebilirler.
Bu "dejenerasyon kuralının " geçerli
olmadığı tek insan modeli, Allah'a samimi olarak iman eden,
O'ndan korkan O'nun rızası için dine sarılan, dine göre yaşayan
insanlardır. Ahlakları topluma bağlı olmadığı için, en mutlak
iktidar dahi onları etkilemez. Allah Kuran'da bu ideal hükümdar
modeline örnek olarak Hz. Davud'u vermiş, onun, kendisinden
hüküm sormaya gelen insanlara hükmederken dahi, bir yandan
büyük bir teslimiyet ve boyun eğicilik içinde Allah'a dua
edip yalvarmasını örnek göstermiştir. (Sad Suresi, 24)
İslam tarihinin adaletli, müşfik, mütevazı
ve olgun hükümdarlarla dolu olması, Allah'ın Müslümanlara
Kuran'da öğrettiği bu ahlaktan kaynaklanmaktadır. Müslüman
bir yönetici Allah'tan korktuğu için, kendisine verilen hiç
bir imkan ve iktidar onu dejenere etmez, şımartmaz, kibirlendirip
zalimleştirmez. (Elbette İslam tarihinde de İslam ahlakından
uzaklaşarak "dejenere olmuş" yöneticiler ortaya
çıkmıştır, ama bunların hem sayısı hem de etkisi sınırlıdır.)
Sonuç
Tarih, İslam'ın, Ortadoğu'ya adaletli,
hoşgörülü, müşfik bir yönetim tarzı sunan tek inanç sistemi
olduğunu göstermektedir. Osmanlı İmparatorluğu'nun bölgeden
çekilmesiyle bitmiş olan "Pax Ottomana" (Osmanlı
Barışı) bugün hala telafi edilebilmiş değildir. Osmanlı'nın
ardından Ortadoğu önce Avrupalı sömürgecilerin yönetime geçmiş,
daha sonra da İsrail'in işgalci ve mütecaviz politikalarının
hedefi olmuştur.
Ortadoğu'daki mevcut çatışmaların ise temel
bir nedeni vardır: Tarafların barışa yanaşmaktaki isteksizlikleri.
İsrail'in yapması gereken, Birleşmiş Milletlerin 242 sayılı
kararına uyarak 1967 öncesi sınırlarına geri çekilmesi, Filistin
halkının haklarını tanıması ve teslim etmesidir. Filistinlilerin
(ve diğer Arapların) yapması gereken ise "İsrail'i denize
dökmek, tüm Yahudileri sürgün etmek" gibi hedefleri terk
edip, "Yahudilerle bir arada yaşamayı" kabul etmektir.
Ve en önemlisi, haklı mücadelelerini, sivil insanlara karşı
uygulanan barbarca terör eylemleriyle kirletmemektir.
Kısacası Ortadoğu'ya barışın gelmesi için,
tarafların ılımlı ve hoşgörülü olmayı kabul etmeleri, Yahudi
ırkçılığından veya Arap şovenizminden kurtularak barış için
samimi bir çaba göstermeleri gerekmektedir. Bunun için gereken
vizyon ise, İslam ahlakının tarihte Ortadoğu'ya öğrettiği
meziyetlerde saklıdır.
|