|
| 
"Türk Birliği'ne inanıyorum, onu
görüyorum."
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK |
TÜRKLERİN İSLAMİYET'E HİZMETİ
Türklerin İslam dinini kabul etmeleri dünya tarihinde önemli bir
dönüm noktası olmuştur. Müslüman Türkler karışıklık içindeki İslam
dünyasının koruyuculuğunu üstlenmiştir. 1000 yıl boyunca İslamiyet'in
bayraktarlığını yapan Türkler, İslam dünyası tarafından hala lider
millet olarak görülmektedir...
Türklerin Müslümanlığı kabul etmeleri hem İslâm âlemi hem de dünya
tarihi açısından önemli sonuçlar doğurmuştur. Türkler, karışıklık
içinde bulunan İslâm dünyasının koruyuculuğunu üstlendiler. Selçuklular,
Abbasi halifelerini himaye ettiler. Batıda Haçlı Seferleri'ne, doğuda
Moğol akınlarına karşı Türkler tarafından set oluşturulmuş, böylece
İslâm dünyası dağılmaktan kurtulmuştur. Bin yıla yakın bir süre
Türkler, Müslümanlığın bayraktarlığını yapmıştır. Gazneli Mahmud'un
Hindistan'a kadar yaptığı seferler sonucunda Müslümanlık Hindistan'a
kadar ulaşmıştır. Böylece yakın dönemlerde kurulan Pakistan ve Bangladeş'in
temelleri atılmıştır. Osmanlı döneminde ise Türkler Balkanlar'a
yerleştiler. Arnavutlar, Bosna-Hersekliler (Boşnaklar) bu dönemde
Müslüman oldular.
TARİHİN DÖNÜM NOKTASI
Türklerin Müslüman olmaları hem İslâm tarihi, hem Türk tarihi
bakımından, dolayısıyla bütün dünya için çok önemli bir olaydır.
Bu sayede Türkler birliğe kavuşmuş ve eriyip yok olmaktan kurtulmuşlardır.
Bugün yeryüzünde Müslüman olmayan Türk topluluğu yoktur. Sonradan
Müslüman olup da ardından asimile olan hiçbir Türk topluluğu yoktur.
Ama Türk soyundan gelmiş birçok topluluklar vardır ki, bunlar İslâm'dan
başka dinlere girmekle hem dillerini hem köklerini unutmuşlar, tamamen
karakter değiştirerek kaybolup gitmişlerdir. Tuna Bulgarları bunun
tipik örneğidir. Bu Türk topluluğu Hıristiyan olarak İslavlaşmış,
bambaşka bir millet olmuştur. Şimdiki Bulgarların Türklükle en ufak
bir ilişkisi kalmamıştır.
Müslüman olmaları sayesinde Türkler tarih sahnesinde üstün millet
sıfatıyla yaşamlarını devam ettirdiler. Bir defa, Müslüman olunca,
o sırada teşekkül halinde bulunan İslâm medeniyetine katıldılar
ve bu medeniyeti oluşturan üç milletten (Araplar ve İranlılarla
birlikte) biri oldular. İslâm cephesine girmiş olmaları onları Asya
bozkırlarından Yakın Doğu'ya getirdi ve orada yerleşip kalmalarına
neden oldu. Bu suretle Türkler tutunabilecekleri, büyük ve istikrârlı
devlet kurabilecekleri bir bölgeye yerleşmiş oldular.
Diğer taraftan, İslâm alemi de Türklerin katılmasıyla bünyesinde
taze bir kan buldu. Türkler İslâm'ı kendileri için bir 'Milli Din'
olarak kabul ettiler, bütün benlik ve samimiyetleriyle bu dine sarılarak
11. yüzyıldan itibaren İslâm dünyasının bütün düşman kuvvetlerine
karşı korunması işini tek başına yüklenmiş oldular.
Müslümanlık devrine kadar Türkler her türlü yüksek meziyete sahip
olan, fakat henüz dünyada kendi yerini tam bulamamış olan bir milletti.
İslâm, onun yolunu aydınlatan bir ışık oldu ve Türk Milleti bu ışığı
takip ettikçe hep yükseldi.
ANADOLU'YA İSLAMİYETİN GİRMESİ VE MALAZGİRT SAVAŞI
Türkler İslâm'a girdikten sonra bu uğurda hiçbir fedakârlıktan
çekinmeden bütün varlıkları ile Müslümanlığa hizmet ettiler. Müslümanlığın
dünyaya yayılması görevini Araplar'dan sonra Türkler üstlenmiş ve
bunu başarı ile devam ettirmişlerdir. Türkler, doğuda Asya kıtasının
birçok bölgelerinde Müslümanlığın yayılmasına hizmet ettikten sonra
batıya yönelmişlerdir. Malazgirt Zaferi, Türk ve İslâm tarihinin
en önemli olaylarından biridir. Bu zafer, Anadolu'nun Türkleşmesini
ve İslâmlaşmasını sağlamış, İslâm Dinî'nin batıya doğru yayılmasını
hızlandırmıştır. İstanbul'un Müslüman Türkler tarafından 1453 tarihinde
fethedilmesi ile Türk Milleti'nin önderliğinde yüzyıllarca sürecek
olan 'Müslümanlığın Altın Çağı' başlamış oluyordu.
Türk Milleti gittiği ülkelere İslâm medeniyetini, İslâm adaletini
ve ahlâkını götürmüştür. Türklerin idaresinde sadece Müslümanlar
değil, diğer dinlerden olan milletler de huzur ve güvenlik içinde
yaşamışlardır.
Türkler, Müslümanlığın iç ve dış düşmanlara karşı korunmasında
büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. İslâm'ı içten yıkmak isteyen ve
bu amaçla Müslümanlar arasında yanlış inançlar yaymaya ve bölücülük
yapmaya çalışanlara karşı Müslümanlığın özünü korumuşlardır.
Bizanslıların, Müslümanlara yaptığı saldırılara ve özellikle haçlı
seferlerine karşı Türk Milleti'nin kahramanca savaşması, İslâm ülkelerini
çok büyük tehlikelerden kurtarmıştır. Büyük sel felaketleri gibi
İslâm ülkelerine yönelen Haçlı ordularını Türkler durdurmamış olsaydı,
İslâm dünyası kendisini savunamayacak ve son derece olumsuz neticeler
alacaktı.
TÜRK MİLLETİ'NE VERİLEN ŞEREFLİ GÖREV
Müslümanlığın korunması gibi şerefli bir görevi yüce Allah Türk
Milleti'ne nasip etmiş, milletimiz de bu uğurda temiz kanlarını
akıtarak, canlarını seve seve vererek görevini yerine getirmiştir.
Türklerin İslamiyet davasına sahip çıkmaları sonucunda ortaya son
derece değerli bir İslam kültür ve medeniyeti çıkmıştır. Bu kültürün
oluşmasıyla ilimde, sanatta birçok değerli eserler meydana getiren
alimler ve sanatkarlar yetişmiştir. Örnek vermek gerekirse;
-Müslümanlığın temiz inançlarının savunucusu ve İtikad'da Maturidi
Mezhebinin kurucusu Ebû Mansur Maturidi,
-Peygamberimizin mübarek sözlerinin toplandığı ünlü "Sahih-i
Buhari" kitabını meydana getiren Muhammed b. İsmail Buhari,
-Büyük İslâm düşünürü ve bilgini İmam-ı Gazali,
-Tüm dünyada tanınan İslam düşünürü Mevlâna Celaleddin-i Rumi.
Bunlar, Türk Milleti'nin yetiştirdiği çok sayıda büyük din bilgininden
sadece birkaçıdır.
Bizlere kütüphaneler dolusu çok kıymetli eserler bırakan ve adlarını
burada sayamayacağımız pek çok Türk bilgini vardır.
"Türk dilini öğreniniz, çünkü Türklerin çok zaman sürecek
bir hâkimiyetleri vardır." Kaşgarlı Mahmud
Savaşlar ve göçler sonucunda dünyaya yayılan Türkler, pek çok
farklı kültür ve inanca sahip halk ile tanışmıştır. Ancak, Türkler
asıl kimliğini Müslümanlık ile bulmuş ve asırlar boyunca Müslümanlığın
koruyuculuğunu ve bayraktarlığını yapmıştır.
Orta Asya'dan, güneye ve batıya doğru göç eden Türk boylarından
bir kısmı İran'a yakın bölgelere, bir kısmı da İran'da Sasani İmparatorluğu
engeli ile karşılaşınca Hindistan'a doğru yönelmişlerdir.
Sasani İmparatorluğu, Türkler ve Müslümanlar arasında bir engeldi.
Bu engel Arap ordularının Yermuk (634), Kadisiye (635) ve Nihavend
(641) savaşlarının ardından İran'ı ele geçirmeleriyle ortadan kalkmıştır.
Zaten bu civarda yerleşik bulunan Türkler, Araplar ile önceleri
savaş halinde bulunmuş olsalar bile, Talas savaşında (751) Araplar
ile birlikte Çinlilere karşı savaşmışlardır. Savaş sonrasında Çin'in
Orta Asya'dan çekilmesiyle bölgeye Araplar hâkim olmuşlardır. Bu
tarihten itibaren de Türkler Müslümanlığı tanımaya başlamışlardır.
Bu yakınlaşmaların sonucunda gelişen siyasal, ekonomik ve kültürel
ilişkiler Türkler arasında Müslümanlığın yayılmasını iyice hızlandırmıştır.
Maveraünnehir'in Buhara, Semerkant, Fergana ve Curcan gibi büyük
Türk şehirleri, İslâm kültür ve uygarlığının önemli merkezleri haline
gelmeye başlamıştır. O zamana kadar sadece askeri alandaki üstünlükleriyle
nam salmış olan Türkler, artık Müslümanlığa katkı sağlayacak duruma
gelmişlerdir.
Türklerin Araplar ile yakınlaşması sonucunda Maveraünnehir bölgesindeki
Türkler hızla Müslümanlığı kabul ediyorlardı. İtil Bulgarlarının
hükümdarı Almış, Bağdat Abbasi Halifesin'den din adamı ve askerlik
teknolojisi bilen insanlar (kale yapımı için) istemişti. Onuncu
asrın başlarında onlara bir Müslüman heyeti geldi. O sırada Hazar
Hanları Museviliği, Uygurlar mani dinini, Doğu Avrupa'ya giden Türkler
ise Hırıstiyanlığı kabul etmişlerdi. İtil (Volga) Bulgar Milleti
ilk Müslüman Türk Milleti oldu. Cuma hutbelerinde "Allah'ım,
Bulgar il-teberini (hükümdar) doğru yola götür" deniyordu.
Hükümdar, babası Müslüman olmadığı için onun adını anmak istemedi,
onun yerine Abdullah adını kullandı. Bulgar Türkleri o sırada eski
örf ve adetlerini, bazıları İslâm'a uymasa da, devam ettiriyorlardı.
Müslümanlığın şartlarını yerine getirme konusunda çok ciddi idiler.
Bunlar aynı zamanda Müslüman olmayan komşu Türk ülkelerine karşı
gaza yapıyorlardı. Nitekim Başkurt Türkleri o sırada Hıristiyan
olacakken Bulgarlar bunu engellemişlerdir.
Maveraünnehir bölgesinde Müslüman Türk nüfusu gitgide artıyordu;
bazı şehirleri, mesela Farab'ın, nüfusu çoğunlukla Müslüman olmuştu.
Buralarda yaşayan Türkler mal ve paralarının çoğunu gazaya ve cihada
ayırıyor, "putperest" dedikleri soydaşlarını Müslüman
etmek üzere onların ülkelerine akın eden gazileri besliyorlardı.
Aynı dönemde göçebe Karluk ve Oğuz boylarının kitleler halinde Müslüman
oldukları görülüyordu. Müslüman nüfusun arttığı Türk şehirlerinde
İslâm medeniyeti de ilk büyük meyvelerini vermeye başlamıştı; buralarda
büyük alimler ve zahidler yetişiyordu.
Türklerin Müslümanlığa girmeleri uzun zaman içinde ve yavaş yavaş
devam etmiş, X. yüzyılda ise çok büyük hız kazanmıştır.
Araplar Maveraünnehr'e geldikleri zaman Türklerin yüksek ahlâki
meziyetlere, büyük bir idarecilik ve askerlik yeteneğine sahip olduklarını
görmüşlerdi. Türklerin şöhreti uzak İslâm diyarlarına kadar yayılıyor,
herkes Türklerden bahsediyordu. Müslümanlar arasında, Türkler Müslümanlığa
girdikleri takdirde artık hiçbir gücün İslâm'a karşı çıkamayacağı
inancı doğmuştu. Pek çok kişi de vaktiyle Hazreti Muhammed'in Türklerle
ilgili övgülü ve müjdeli sözler söylediğini rivayet ediyordu.
Arap edebiyatçıları ve tarihçileri de Türkler hakkında övgü dolu
şeyler yazmışlardır. Bunlardan biri olan Cahiz, 'Türklerin Faziletleri'
adlı kitabında şöyle diyor:
"Savaş sanatı Türk'e bilgi, tecrübe, siyaset ve sâir yüksek
vasıflar kazandırmıştır. Türk daima sözünde durur ve hile bilmez.
Türk Hakanı hileyi sadece savaşta da olsa yapmak zorunda kaldığını
üzülerek belirtir ve iki yüzlü olanları daima en kötü insan sayar...
Arap ordularını Türkler kadar titreten başka bir Millet yoktur.
Türkler daima soylarıyla iftihar ederler, vatanlarına ve dillerine
çok bağlıdırlar. Düşmanları esir alınca onlara iyilik ve ikram eder,
alicenablık gösterirler."
IX. Yüzyılın ortalarında artık Abbasi ordularında çok sayıda Türk
vardı. Abbasiler birçok Türk'ü İslâm-Bizans sınırına yerleştirerek,
onları Hıristiyanlara karşı İslâm dünyasının sınır bekçileri yaptılar.
Böylece Türkler, Selçuklu akınından çok önceleri Anadolu'ya gelmiş
ve oralarda yerleşmiş oluyorlardı. Battal Gazi Destanı işte bu sınır
gazisi akıncı Türkler devrinden kalma bir destandır.
Türklerin İslâm dinini oldukça kısa sürede kabul ettikleri kesindir.
Türkler tarih boyunca çeşitli dinlere girmişler; Buna rağmen Müslümanlık
dışındaki dinlere girenler Türklüklerini koruyamamışlardır. İslâm
dini son hak din olduğu için ve emrettiği güzel ahlak da Türk'ün
millî yapısına en uygun yapı olduğu için, Türkler kitleler hâlinde
bu dini kabul etmişler ve Türklüklerini korumuşlardır.
MÜSLÜMANLIĞI KABUL
Türkler Müslümanlığın dünyaya yayılması görevini üstlendikten
sonra bunu başarı ile devam ettirmişlerdir.
Bizanslıların, Müslümanlara yaptığı saldırılara ve özellikle Haçlı
seferlerine karşı Türk Milleti'nin kahramanca savaşması, İslâm ülkelerini
çok büyük tehlikelerden kurtarmıştır. Büyük sel felaketleri gibi
İslâm ülkelerine yönelen Haçlı ordularını Türkler durdurmuştur.
TÜRKLERİN BİLİMİN GELİŞMESİNE KATKILARI
Türklerin Müslümanlığa hizmetleri sadece siyasî ve askerî alanla
sınırlı kalmamıştır. Devlet idaresi ve askerî yapılanmada bütün
İslâm dünyasını etkileyen Türkler, İslâm medeniyetinin gelişmesinde
de büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Bilim, sanat ve edebiyat alanında
İslâm rönesansı, Türklerin katkıları ve sağladıkları huzur ve emniyet
sayesinde gerçekleşmiştir.
İslâm dininin ve medeniyetinin, evrensel hâle gelmesi Türkler
sayesinde mümkün olmuştur. Meselâ, Selçuklu veziri Nizamülmülk tarafından
Bağdat'ta kurulan Nizamiye Medreseleri (1066), öyle büyük bir üne
sahip oldu ki, bu medreseler İslâm medreselerinin ilk örneği olarak
kabul edilmişti. Halbuki Samanoğulları ve Gazneliler devrinde de
medreselerin bulunduğu bilinmektedir. Ancak Nizamiye Medreseleri
dinî bilimler yanında müspet ilimlerin de okutulduğu ilk medreseler
olmakla, modern üniversitelere öncülük etmiştir.
Abbasiler zamanında başlayan eski Yunan ve Helen medeniyetlerine
ait eserler ve felsefe akımlarının çevirileri, Türk hâkimiyeti devresinde
zirveye ulaşmıştı.
İSLAM MEDENİYETİNİN ÖNCÜLERİ: TÜRKLER
Türklerin İslam davasına sahip çıkmasıyla İslâm medeniyetinde
büyük gelişmeler olmuştur. Batıda unutulmuş olan Yunan ve Helen
medeniyeti, Haçlı Seferleri sayesinde İslâm medeniyeti ile birlikte
tekrar Avrupa'ya taşınmıştır. İslâm medeniyetinin öncüleri durumunda
olan Türk bilginler bütün dünya tarafından tanınmış ve eserleri
yüzyıllarca bilime rehberlik etmiştir. Bu Türk bilginlerinin en
ünlüleri Farabi, Birunî ve İbni Sina'dır.
Oğuzların Karaçuk (Farab) şehrinde doğan Farabi (870-950), matematik,
fizik, astronomi vb. konularda 160 kadar kitap yazmıştır. Ancak
onu asıl önemli kılan Helen felsefesinin akılcı, mantığa dayalı
yönüyle İslâm düşüncesini kaynaştırdığı felsefe alanındaki çalışmaları
olmuştur. Aristo'nun düşüncelerini en iyi açıklayan kişi olduğundan
"Muallim-i Sâni" (İkinci öğretmen) adıyla anılmıştır.
Eserlerinin çoğu Latinceye çevrilmiş ve batıda "Al-Farabıus"
adıyla ün yapmıştır. İhsâ'ül-Ulûm isimli eseriyle bilimleri ilk
kez sınıflandıran Farabi aynı zamanda Öklit geometrisini de açıklamıştır.
Farabî'nin düşüncelerinden etkilenen İbni Sînâ (980-1037), çeşitli
konularda 220 civarında eser vermiş diğer ünlü bir Türk bilginidir.
Avrupa'da "Avicenna" adıyla bilinmektedir. Felsefe ve
müspet bilimlerle uğraşan İbni Sina asıl ününü tıp alanında kazanmıştır.
"El-Kanun fi't-Tıb" adlı eseri Latinceye çevrilmiş ve
yüzlerce yıl ders kitabı olarak okutulmuştur.
BİLİMİN ÖNCÜSÜ OLAN DİĞER TÜRKLERDEN BİRKAÇ ÖRNEK...
Birûnî (973 -1051), Harzemşahların sarayında yetişti ve Gazneli
Mahmud'un himayesine girdi. Matematik, geometri, tıp ve coğrafya
gibi alanlarda 113'ten fazla eser veren Birûnî'nin asıl başarısı
astronomi dalındadır. Yıldızların yüksekliğini, açılarını ölçen
hassas aletler geliştirdi. Dünya çekirdeğinin çapını sadece 15 kilometrelik
yanılmayla 6338.8 km olarak tespit etmiştir. Yazdığı astronomi kitabı,
dünyanın ilk astronomi ansiklopedisi olarak kabul edilmektedir.
Farabî ve İbni Sina'nın açtığı yoldan birçok Türk âlim ilerlemiştir.
Felsefe dalında; El-Harezmî, Şehristânî ve tasavvufun öncülerinden
Gazali, İbni Rüşd, Fahreddin Razi, geometride Abdurrezzak Türkî,
trigonometrinin kurucularından Abdullah el-Baranî ilk akla gelenlerdir.
Selçuklu Sultanı Melikşah İsfehan ve Bağdat'ta birer rasathane kurdurdu.
Dönemin Bilim adamları, Melikşah adına güneş yılına dayanan Celâlî
veya Takvim-i Melikşâh adlarıyla anılan bir takvim hazırladılar.
Sanat ve mimarlık alanlarında da Türk-İslâm Medeniyeti zamanında
büyük gelişmeler görülmektedir. Türk-İslâm kültürü ve sosyal hayatına
uygun olarak gelişen mimarlığın en önemli örnekleri cami, medrese,
kervansaray, imaret, darüşşifa (hastane) vb.dir. İlk Türk-İslâm
mimarî örneği, Tolunoğlu Ahmed tarafından Kahire'de yaptırılan Tuluniye
Camisi'dir ve bugün dahi varlığını korumaktadır.
Türkler tarafından geliştirilen kubbe, kemer ve sütun biçimleri,
Orta Asya yaşantısı ve çadır kültürünün, İslâm mimarîsine yansıtıldığı
yeni bir mimarî üslûbu getirmiştir. Özellikle tekke, kümbet, cami
ve medrese gibi yapılarda, Türk mimarî üslûbunun eşsiz örnekleri
görülür. Yazı, cilt, çini, minyatür sanatları ile seramik, dokumacılık,
taş ve maden işçiliği vb. alanlarda Türkler eşsiz örnekler vermişlerdir.
Türkler heykel ve kabartma sanatlarında da başarılı örnekler vermişlerdir.
Örneğin birçok yapıda hayvan figürleri kullanılmış, Sultan Tuğrul
bastırdığı madalyona kabartma resmini koydurmuştur. Müzik alanında
da Türkler yenilikler getirmişlerdir. Farabî müzik üzerine iki eser
yazmış ve bunlar dünya müzik tarihine geçmiştir.
Eserinde ses ve müziğin fizik temellerini inceleyerek, ses perdesinin
özelliklerini ilk defa ortaya koymuştur. Saraylardaki nevbet (bando),
Osmanlı askerî mehterine örnek olmuştur. Ayrıca bazı tarikatlerin
yaptıkları dinî müzik ve rakslar, Türk tasavvuf musikisinin ve semahların
özünü oluşturmuştur.
Türkler sadece din ilimlerinde değil, diğer ilim dallarında, teknikte
ve müsbet ilimlerde de büyük ilerlemeler göstermiş, dünyaca ünlü
bilim adamları yetiştirmiştir.
İSLAM MEDENİYETİNİN OLUŞMASI
Büyük bir Türk bilgini olan İbni Sina'nın tıp alanında yazdığı
kitaplar Avrupa'da yüzyıllarca okutulmuş, yine bir Türk bilgini
olan Ebû Bekir Razi'nin eserleri bilim dünyasına ışık tutmuştur.
Tıp, fizik, kimya, matematik ve astronomi ilimlerine önemli katkılarda
bulunan, birçok bilim dalının temellerini atarak dünyaya öncülük
eden çok sayıda Türk bilgini yetişmiştir. İslâm dünyasının her tarafını
süsleyen, bugün bile çoğu ayakta duran sanat eserlerinin çoğu Türk
mimarları tarafından yapılmıştır. İslâm dünyasında Sinan gibi bir
mimar, Selimiye Camii gibi başka bir şaheser görmek mümkün değildir.
İslâm tarihine baktığımız zaman açıkça görürüz ki, Müslümanlığın
ilk devirlerinden sonra Müslümanlığa büyük hizmetlerde bulunarak
Allah'ın rızası yönünde hareket eden millet, Türk Milleti olmuştur.
Kur'an-ı Kerim'de, İslâm'a hizmet eden hayırlı milletler şöyle müjdelenmiştir:
"Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidat
eder)se, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği, onların da kendisine
sevdiği mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise 'güçlü
ve onurlu,' Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından
korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah'ın bir fazlıdır; onu dilediğine
verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir." (Maide
Suresi, 54)
Bu ayetle, İslâm'a en önemli hizmetleri gerçekleştiren Türk Milleti
de müjdelenmiştir.
Peygamber Efendimiz de şu müjdeyi vermiştir:
"İstanbul elbette fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan
ne güzel kumandandır. Onu fetheden asker ne güzel askerdir."
İstanbul'un fethedilmesi, büyük Türk hükümdarı Fatih Sultan Mehmet
ile onun kahraman askerine nasip olmuş ve böylece Milletimiz Peygamberimizin
övgüsüne hak kazanmıştır.
|