|
TÜRK'ÜN YÜKSEK SECİYESİ
Bir milletin devlet kurma ve bu milleti yaşatma yeteneği hiç şüphesiz,
o milletin kendisine has değerlere sahip olmasıyla ilgilidir. Türkler'in
devlet kurma ve yaşatmadaki başarısını anlayabilmek için Türk kültürünü,
vatan ve millet anlayışını, hâkimiyet gücünü, idarî ve askerî yapılanmasını
yakından tanımak gereklidir.
Türk Milleti sadece kendisi için değil, hâkimiyeti altındaki tüm
milletler için de Türk'e yakışır şekilde hareket etmiştir. Osmanlı
Milleti'nin bugün üç kıt'aya yayılmış, üzerinde 35 milletin kurulduğu
büyük bir coğrafyayı ve değişik milletleri barış içerisinde, 600
yılı aşan bir süre bir arada tutmasının özünde Türk'ün yüksek seciyesi
yatar.
TÜRKLER'DE ASKERLİK
Türkler'in birçok özelliklerinin yanında en fazla ön plana çıkmış
yönleri de iyi birer asker olmalarıdır. Çok eski devirlerden beri
çeşitli adlarda devlet kurmuş olan Türk Milleti'nin temeli düzenli
bir askeri teşkilata dayanır. Askerlik ilk önce Türkler'de bir meslek,
sonra da milli bir görev olmuştur. Türkler, mükemmel askeri kuruluşları
ve değerli komutanları sayesinde varlıklarını ve bütünlüklerini
dünyaya tanıtmışlardır. Türk askeri cesur, feragat sahibi, disiplinli
ve saygılıdır. Kanunî devrinde Avusturya sefiri olarak İstanbul'da
bulunan Büsbek (Busbecq), Türk askerlerinden ve ordu kuruluşlarından
şöyle söz eder:
"Türkler, sefer esnasında sabırlı, tahammüllü ve iktisatlı
hareket ederler. Türk sistemini kendi sistemimizle mukayese edince
istikbalin başımıza getireceği şeyleri düşünerek titriyorum. Bu
ordu galip gelecek ve payidar olacak, biz ise mahvolacağız. Çünkü
Türkler hiç sarsılmamış kuvvete sahip oldukları gibi, kendilerine
has zafer itiyatları, meşakkatlere tahammül kabiliyeti, intizam,
disiplin, kanaatkarlık ve uyanıklık var."
Türk askerlik ruhunun ölmezliğini bilmeyen yabancılar, İstiklal
Savaşı'ndaki zaferimizi "Türk mucizesi" diye adlandırdılar.
Türkler'de özellikle şehitlik ve gazilik mertebeleri kutsaldır.
Allah yolunda, din, vatan ve millet uğrunda savaşırken ölenlere
"şehit", sağ kalanlara da "gazi" denir.
Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de: "Allah yolunda öldürülenleri
sakın 'ölüler' saymayın. Hayır onlar Rableri katında diridirler
rızıklanmaktadırlar." (Al-i İmran Suresi, 169) buyurmuş
ve şehitlerin ölmezliğini ifade etmiştir.
Türk Milleti, "ölürsem şehit, kalırsam gazi" inancı
ile tarihte büyük zaferler kazanmış, son olarak İstiklâl Harbi de
bu inançla kazanılmıştır.
İSLAM DİNİNİN MUHAFAZASI İÇİN
Hiç şüphesiz Türk Milletlerinin kuruluş ve gelişmesinde etkili
olan diğer bir unsur askeri teşkilatlanmadır. Tarih boyunca Türk
orduları diğer tüm milletlerin imrendiği ve aynı zamanda korktuğu,
çekindiği bir ordu olmuştur. Aynı zamanda Türk askeri düşmana korku,
dostuna ise büyük güven vermiştir.
"Kılıç, Türkler'in elinde bulunduğu sürece senin dinîne zeval
yoktur." İmam-ı Azam'da Türklerin bu özelliğini şöyle belirtmiştir.
Türk ordusu hem teşkilâtlanma hem de savaş düzeni açısından kendine
has özelliklere sahip olmuştur. Türkler askerlik alanında birçok
milleti etkilemiş, savaş gereçleri, giyim kuşam ve askerî nizam
gibi konularda pek çok yenilikler getirmişlerdir. Atı bir savaş
aracı olarak da kullanan Türkler, bu sayede büyük bir hız ve manevra
kabiliyeti elde etmişler, kısa zamanda geniş coğrafyalara hâkim
olmayı başarabilmişlerdir. Türk silâhları da ordunun hareket kabiliyetine
uygun olarak hafif ve etkili silâhlardandır. Özellikle Türk okları,
kılıçları ve zırhları hafif fakat etkili vasıflarıyla, Türk askerînin
vazgeçilmez silâhları olmuştur. Türkler, at üzerinde hareket hâlindeyken
bile bu silahları büyük bir ustalıkla kullanabilmişlerdir. Türk
silâhları çeşit ve nitelik bakımından, zaman içerisinde gelişip
çoğalmış, ancak askerî teşkilât ve savaş taktiği, temel özelliklerini,
bütün Türk Milletlerinde muhafaza etmiştir. Merkez, sağ ve sol kollardan
oluşan ordu, savaş düzeninde kendine has taktiklere başvurarak,
kendinden çok daha büyük orduları dahi bozguna uğratmayı bilmiştir.
Düşmanın imhası ile kesin sonuç alınan bu savaş taktiği "bozkır
taktiği", "turan taktiği" ve "bozkurt taktiği"
gibi çeşitli adlarla tarihe geçmiştir. Sahte ricat ile düşman ordusunu
merkezden uzaklaştırıp, pusuya düşürmeyi esas alan bu taktikte,
sağ ve sol kollar düşman ordusunu bir hilâl içerisine alarak, imha
eder. Bu taktik İslâm öncesinde olduğu gibi, İslâmî dönemde de başarıyla
uygulanmıştır. Dandanakan Savaşı'nda, Malazgirt Meydan Muharebesinde,
Miryakefalon'da, Mohaç'ta ve hatta Başkomutanlık Meydan Muharebesi'nde
bu taktik başarıyla tatbik edilmiştir. Türk Milletlerinin kuruluşu
ya da İstiklalinde bu savaşların bir dönüm noktası olduğu gözden
uzak tutulmamalıdır.
HALK ORDU, ORDU DA HALKTIR!
Yukarıda belirttiğimiz gibi Türk Milletlerinde belirli devlet
ve askerlik düzeninin pek fazla değişmediği görülür. Bir devlet
yıkıldıktan sonra yerine kurulan devlet hemen hemen aynı teşkilâtı
devam ettirmiştir. Çünkü Türkler'de halk ile ordu düzeni aynıdır.
Özellikle barış zamanında sivil ve asker diye bir ayırım yapılmamaktadır.
Bu sebepten ünlü kültür tarihçimiz Bahaeddin Ögel haklı olarak Türkler'de
"halk ordu, ordu da halktır" demiştir. Dolayısıyla aynı
halka, yani aynı kültür ve geleneğe dayanan yeni Türk Milleti'nde
teşkilât özelliklerinin devam etmesi tabiîdir. Bütün Türk Milletlerinde
ordu, halk ile iç içe girmiştir. Bir bölgeye sefer yapılacağı zaman
sadece eli silâh tutan kişiler değil, onların aileleri de sefere
iştirak ederlerdi. Bu sebeple Göktürkler, kitabelerde yazdığı şekliyle,
fethedecekleri topraklara "süleyip konarlardı". Yani sadece
"sü" (asker) göndermekle kalmaz, bunun yanında halkı o
bölgeye "iskân" ederlerdi. Türk fetihlerinin kalıcı olması
ve fethedilen bölgelerin "Türkleşmesi" bu şekilde gerçekleşirdi.
Yurt tutmayı amaçlayan "sülemek" ve "kondurmak"
siyaseti İslâmî dönemde de devam ettirilmiştir. "Gaza ve cihat"
aşkıyla XI. yüzyıldan itibaren Azerbaycan, Suriye ve Anadolu'ya
giren Türkler, kendinden önceki bazı kavimler gibi, bu bölgeleri
işgal ve istilâ edip geri çekilmemişler, aksine kendileri için yeni
bir yurt olduğu şuuruyla, girdikleri toprakları mamur hâle getirmeyi
hedeflemişlerdir. Çadırlarıyla, arabalarıyla, çifti-çubuğuyla bütün
bir millet, Anadolu'ya yerleşmiş, buraya kendi kültürünün damgasını
vurmuştur. Fethedilen bölgelerde uygulanan toprak sistemi, askerî
olduğu kadar, idarî ve sosyal bakımlardan da devlet ve milletin
gelişip, güçlenmesine imkân sağlamıştır.
Türk'ün Dünya Nizamı
Türk Milleti'nin tarih boyunca kurduğu devletlerin sayısının 180'i
bulduğu kabul edilir. Hatta pek çok tarihçi, araştırmalar derinleştirildikçe
bu sayının daha da artabileceğini belirtmektedir. Bu devletlerden
16 tanesi ise dünya tarihinde etkili rol oynamış, çok güçlü devletlerdir.
Kemal Tahir'in 1966 yılında söylediği gibi: "Türk Milleti'nin
bütün tarih boyunca bayraksız ve devletsiz kalmaması rastgele ve
boşuna değildir. Onun çekirdeğindeki dinamizm, ona Devlet kurma
yatkınlığı getirmiş... Devlet kurmak başka bir şeydir, devleti yönetmek
başka bir şeydir. Türk Milleti tarih boyunca Devleti hem kurmada,
hem yönetmede ustalık göstermiştir."
Türk Milleti her biri diğerinden güçlü olan bu 16 devletle ve
bu devletlerin yönetiminde gösterdiği üstün kabiliyetle tüm dünya
milletlerine tarih boyunca örnek olmuştur. Bunun en önemli nedenlerinden
biri ise hakimiyetleri altında yaşayan farklı etnik kökene mensup
toplulukları, herbirinin dil ve din farklılıklarını koruyarak, barış,
huzur ve güvenlik içerisinde, asırlar boyunca birarada yaşatma becerisini
göstermeleridir. Aynı topraklar üzerinde hakimiyet kuran farklı
devletler ise bu başarıyı sağlayamamış, sözkonusu topraklara bu
kadar uzun süreli hakimiyetler sağlayamamışlardır.
Selçuklu ve Osmanlı Devletleri başta olmak üzere, Türk Milleti'ni
bu coğrafyayla bütünleştiren ve güçlü kılan unsurları sadece askeri
güçle açıklamak ise mümkün değildir. Anadolu'yu fetheden, Adriyatik'ten
Çin Seddi'ne kadar dünyanın en karışık ve en hassas bölgesini asırlar
boyunca hakimiyeti altında tutan güç, Türk Milleti'nin özünü oluşturan
son derece şerefli ve üstün bir harstır.
Dürüstlüğü ve mertliği ile tanınan Türk Milleti, zulümden ve haksızlıktan
uzak duran, adaleti her zaman ayakta tutan, hoşgörüden ve uzlaşmadan
yana olan tutumuyla tarih boyunca üstün medeniyetler oluşturmuştur.
Kendilerine tabi olan halklar da her zaman Türklerin yönetiminden
razı olmuş, hatta çoğu zaman kendi istekleriyle onların yönetimleri
altına girmişlerdir. Bu adaletli yönetim sayesinde tüm Balkanlar'ı,
Kafkasya'yı ve Ortadoğu'yu kapsayan coğrafyada, üç dine ve muhtelif
mezheplere mensup, dilleri, kültürleri, ırkları birbirlerinden tamamen
farklı milyonlarca insan asırlar boyunca hiçbir zulme maruz kalmadan
huzur içinde yaşamışlardır.
Ancak günümüzde aynı topraklar üzerinde acı, gözyaşı, zulüm ve
savaş bir türlü sona ermemektedir. Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslar'dan
oluşan ve Türkiye'nin tam merkezinde yer aldığı "Osmanlı Coğrafyası"
halen çok hareketli ve karışık bir yapıya sahiptir. Osmanlı Devleti'nin
siyasi olarak varlığının ortadan kalkmasının ardından bu bölgede
oluşan boşluk henüz doldurulamamış ve gerçek anlamda bir güven ortamı
sağlanamamıştır. Bu durum aynı topraklarda asırlar boyunca "örnek
bir birlikte yaşama modeli" uygulayan Türk Milleti'ne dikkati
çekmeyi gerektirmekdir. Ve bu modelin günümüzde ve gelecekte de
sadece Türk Milleti tarafından gerçekleştirilebileceği gerçeğini
ortaya koymaktadır. Nitekim son yıllarda pekçok devlet adamı ve
siyaset bilimci, başta Osmanlı Devleti olmak üzere, Türk devletlerinin
başarıyla yürütmüş olduğu adil yönetim sistemini incelemektedir.
Bu incelemelerdeki amaç ise, Türklerin gerçekleştirdiği sistemi
temel alan yeni bir yönetim modeli oluşturmaktır.
Günümüzde tarihçilerin ve sosyologların yapmış olduğu çalışmalar
tek bir gerçeği göstermektedir. Bu gerçek, 1900'lü yılların başından
bu yana savaşların ve çatışmaların bitmediği Ortadoğu'ya, Balkanlar'a
ve Kafkasya'ya kalıcı barışın getirilebilmesinin, ancak bu tarihi
mirasın varisi olan Türkiye'nin liderliğinde mümkün olabileceğini
göstermektir. Türkiye'nin liderliğinde oluşturulacak bir birlik,
hem çatışmaların sonu olup bölgeye kalıcı barışı getirecek, hem
de tüm bölge ülkelerinin güçlü bir ekonomik işbirliği içerisine
girmeleriyle tüm halkların yaşam kalitesini yükseltecektir.
Bu bölgede yaşayan devletlerin hem askeri, hem de siyasi açıdan
en güçlü olabilecekleri model, hiç şüphesiz birbirleriyle çatışmak
yerine güçlerini birleştirmeleriyle oluşacak olan modeldir. Ortak
bir dış politika bu devletleri karşı konulamaz bir güç haline getirecektir.
Dolayısıyla 21. yüzyıla adım attığımız bugünlerde de Türkiye'nin
geleceğe dair misyonu, tarihteki Türk devletlerinin büyüklüğüne
ve şanına yakışır nitelikte olmalıdır. Üstelik bu misyon tarihte
olduğu gibi bugün de Türk Milleti'ni zirveye taşıyacak, hakettiği
lider devletler arasına dahil edebilecek bir misyon olmalıdır. Dünya
tarihinin en uzun ömürlü ve en güçlü devletlerini kurmuş, tüm dünyaya
nizam salmış olan Türk Milleti'nin aramış olduğu çözüm ve çıkış
yolları ise kendi tarihinde mevcuttur.
Türk Milleti, "ölürsem şehid, kalırsam gazi" inancı
ile tarihte büyük zaferler kazanmıştır, son olarak bir ölüm-kalım
savaşı olan İstiklâl harbi de bu inançla kazanılmıştır.
YABANCI GÖZÜYLE TÜRKLER VE OSMANLI
"Türkler bir ırk ve millet olmak haysiyetiyle yeryüzünün
en şerefli insanlarıdır. Karakterleri pek asil ve yücedir... Asaletleri
alınlarında ve amellerinde yazılıdır... Onların yurdu efendiler
diyarıdır, kahramanlar, şehitler ülkesidir. Bence insaniyete şeref
veren böyle bir milletin düşmanı olmak insanlığın düşmanı olmaktan
farksızdır. Böyle bir lekeden Allah beni korusun."
Fransız şair Lamartine
"Padişahın imparatorluğunda herkes kendi halinde bahtiyar
olabilirdi. Mutlak bir dini hürriyet hüküm sürerdi ve kimse şu veya
bu inanca sahip olduğundan dolayı bir zorlukla karşılaşmazdı."
Ünlü Türkolog Franz Babinger
"Belki de yakında himayeye muhtaç olacaksınız. Asla Rus'a
yanaşmayın, haindir sizi yok eder. Fakat kendinizi Osmanlılar'a
emanet edin, adil ve merhametlidirler."
Boğdan Beyi Büyük Stefan'ın ölüm döşeğinde
oğullarına vasiyeti
"Sizin gibi gözü doymaz prenslerin, toprak ağalarının ve
burjuvaların idaresi altında yaşamaktansa, Osmanlılar'ın idaresi
fakirlere daha hayırlıdır."
Protestan Mezhebi'nin Kurucusu Martin Luther
"1526'da (Mohaç'a giden) 200.000 kişi ekilmiş tarlalara ayak
basmadan ve tek bir ot koparmadan imparatorluğun Rumeli yakasını
bir baştan bir başa geçmiştir."
Fransız Yazar J. Michelet
"Bir asır içinde yerlerini Osmanlı İmparatorluğu'na terk
eden Balkan Hıristiyan Devletleri umumiyetle sanıldığı gibi Hıristiyan
dinini yoketmek isteyen mutaassıp bir düşmanın sebep olduğu dini
bir katastrofla ortadan kaldırılmış değildirler."
Romen Tarihçisi ve Devlet Adamı Iorga
"Türk hakimiyetinden yerli Hıristiyanlar bu bakımdan da memnundular
ki Türkler gelmeden önce ülkeleri devamlı asayişsizlik ve tahribat
içindeydi. Şimdi ise sükun hüküm sürüyordu... Viyana bozgunundan
sonra Venedik geçici olarak Sakız ve Mora'yı işgal ettiler. O kadar
zulüm yaptılar ki, Sakız ve sonra Mora'ya Türkler dönünce yerli
Rumlar onları büyük sevinçle karşıladılar."
Fransız Tarihçi FernardGrenard
"Yirmi yedi yıl kadar önce bazı Protestan Fransızlar padişahın
ülkelerinden birine sığınmayı tasarladılar. Bu kararlarının birinci
sebebi katolik Fransa'nın Protestan Fransızlar'a karşı devamlı zulmü,
ikinci sebebi ise Türklerin bütün dinlere karşı cihanşümul ve değişmez
müsamahası idi."
Cenevizli Chenier
|