| 
"Türk Birliği'ne inanıyorum,
onu görüyorum."
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK |
TÜRK TARİHİNDE ADALET
Adalet ve hoşgörü kavramları Türk-İslam ahlakının temelini oluşturur.
Türkler, tarih boyunca, birlikte yaşadıkları farklı dinlerden topluluklara,
farklı etnik gruplara adaletle hükmetmiş, dinlerini değiştirmek
için herhangi bir zorlamada bulunmamış, her zaman barış içinde yaşamayı
hedeflemiştir.
İnsanları adaletten uzaklaştıran en önemli etken,
prensipte kabul ettikleri adaleti, kendi çıkarlarıyla
çatıştığında reddetmeleridir. Adaletin yeryüzünde
gerçekten uygulanabilmesi için, insanlara, adalet uğruna kendi
çıkarlarını bir kenara bıraktırabilecek bir ahlaka
ihtiyaç vardır. Bu ahlak Türk-İslam ahlakıdır.
HARUN YAHYA
Çok şerefli bir geçmişe sahip olan Türk milleti adaletli, hoşgörülü
ve dürüst yönetimiyle tarihe geçmiş ender topululuklardan biridir.
Bu gerçeği, Batılı pek çok tarihçi teyit etmektedir. Ayrıca bu gerçek,
geçmişte Türklerin yönetiminde asırlarca yaşamış halklara mensup
araştırmacılar tarafından da samimiyetle dile getirilmektedir. İki
büyük Türk imparatorluğu olan Büyük Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu
bu konuda akla gelen ilk örneklerdir. Bu imparatorlukların yönetimi
altında asırlar boyunca yaşayan çeşitli halklar arasında gerçek
adalet sağlanmış, toplumda barış ve hoşgörü hakim olmuştur.
SELÇUKLU'DA ADALETLE HÜKMEDEN HAKANLAR
Türklerin İslamiyeti kabulüyle birlikte hakanların, padişahların
yönetimi de İslam ahlakına göre olmuştur. Kuran'da Allah'ın bildirdiği
adaleti uygulayan yöneticiler, bu tutumları neticesinde çok büyük
başarılar elde etmiş, büyük fetihler gerçekleştirmiş ve İslam'ın
yayılmasına önemli katkılarda bulunmuşlardır. İngiliz araştırmacı
Sir Thomas Arnold, 'The Preaching of Islam' adlı kitabında Hıristiyanların,
Selçukluların bu tutumlarından dolayı, nasıl onların idaresi altına
girmek istediklerini şöyle anlatmıştır:
"İslam idaresi altında dini hayatın emniyette olduğu hakkındaki
bu hisler, yine o devirlerde Küçükasya (Anadolu) Hıristiyanlarının,
Selçuk Türklerini bir kurtarıcı sıfatı ile karşılamalarına vesile
olmuştu... Hatta VIII. Mihail (1261-1282) devrinde, Küçükasya içerisindeki
ufak kasabaların halkı, Bizans İmparatorluğu'nun istibdadından kurtulmak
ümidi ile Türkleri kasabalarının işgali için davet etmişlerdi. Hatta
bu halk arasında zengin veya fakir birçok kimseler, o zamanki Türk
Milli sınırları içerisinde göç etmeyi bile göze almışlardır."
Bu büyük Türk İmparatorluğu'nun en parlak devrinde yönetimde olan
Melikşah, Kuran'ın hükümlerini uygulama konusunda oldukça hassas
davranmıştır. Ele geçirdiği topraklardaki halka karşı büyük bir
hoşgörü ve merhametle yaklaşmış, bunun neticesinde de fethettiği
ülkelerin halkları tarafından büyük bir sevgi ve saygıyla anılmıştır.
Ermeni tarihçisi Urfalı Mathiu, Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nu
şu şekilde anlatır:
"Melikşah'ın saltanatı Allah'ın lütfuna mazhar oldu. Hakimiyeti
uzak ülkelere kadar yayıldı ve Ermenilere huzur verdi. Kalbi Hıristiyanlara
karşı şefkatle dolu idi. Geçtiği ülkelerin halklarına karşı bir
baba gibi davrandı. Birçok şehir ve vilayetler kendi arzuları ile
onun idaresine girdi; bütün Rum ve Ermeni beldeleri onun kanunlarını
tanıdı."
TÜRK-İSLAM ADALET VE HOŞGÖRÜSÜNÜN KAYNAĞI
Tüm tarafsız tarihçiler Melikşah'ın adaletini ve hoşgörülü tavrını
içtenlikle dile getirmektedirler. Onun hoşgörüsü kitap ehlinin kalbinde
de kendisine karşı bir yumuşama oluşmasına vesile olmuştur. Hatta
bu nedenle tarihte eşine az rastlanır şekilde, birçok şehir kendi
isteğiyle Melikşah'ın idaresi altına girmeyi kabul etmiştir. Sir
Thomas Arnold'ın yine aynı kitabında yer alan, 2. Haçlı seferine
VII. Louis'in özel katibi olarak katılan St. Denis Manastırı mensubu
Odo de Diogilo adlı rahibin anılarında, Müslümanların hangi din
mensubu olursa olsun herkese karşı nasıl adaletli davrandıkları
tüm şeffaflığıyla şöyle anlatılmaktadır:
"Eğer Müslüman Türklerin kalplerine, o sefaleti ve felaketi
görerek, bir acıma duygusu gelmemiş olsaydı, geri kalan Haçlı kafilesinin
durumu çok feci olurdu. Türkler, bu biçarelerin yaralılarına baktılar,
fakirlerini cömertlikle beslediler ve sıkıntıdan kurtardılar. Hatta
bazı Müslümanlar, Rumların tehdit ve hile ile hacılardan koparmış
olduğu Fransız paralarını satın alarak ihtiyacı olan hacılara verdiler.
Aynı dinden olmayanların bu koruyucu muameleleri ile dindaşları
olan ve kendilerini ağır işlerde kullanan, döven, dolandıran Rumların
hareketleri, Hıristiyan hacıları arasında, öyle bir karşılaştırma
vesilesi oldu ki, bunlardan pek çoğu kendi istekleri ile kendilerini
kurtaran Müslümanların dinini kabul ettiler."
2. Haçlı Seferi sırasında yaşananları anlatan Odo de Diogilo,
Müslümanların gösterdiği hoşgörülü, şefkatli ve adil tutumun nasıl
güzel sonuçlara vesile olduğunu da şu satırlarla aktarmıştır:
"Kendilerine karşı zalimce davranan dindaşlarından sakınarak,
imansız telakki olunan, fakat haklarında gayet yumuşak ve şefkatle
muamele edenlerin arasına emniyetle girdiler. Ve işittiğimize göre,
Türkler çekilirken 3 bin kadarı da onlara katılmıştır… Gerçekte
Müslümanlar, ifa ettikleri hizmetle yetinerek, bunlardan hiçbirisini
dinlerini terk etmeye zorlamamışlardı."
Tarihçiler tarafından yazılan bu satırlar İslam ahlakının savaş
ya da zorluk döneminde de adaleti emrettiğini göstermektedir. Türklerin
-tüm dünyanın zorba imparatorlarla yönetildiği, zulmün hüküm sürdüğü
bir dönemde- gösterdiği bu üstün ahlak, Kuran'a olan bağlılıklarının
ve yüksek karakterlerinin bir göstergesidir. Bu nedenle de, Türklerin
karşısındaki millet ya da topluluk her ne kadar İslam'a karşı önyargılı
da olsa, bu güzel Müslüman ahlakına şahit olduktan sonra aynı Haçlı
Ordusu'ndaki Hıristiyanlar gibi kalplerinde İslam'a karşı bir yumuşama,
sevgi oluşacaktır.
Fatih Sultan Mehmet döneminde yapılan fetihlerle imparatorluk
üç kıtaya yayılmış, İstanbul'un fethi ise bir çağın kapanıp, yeni
bir çağın açılmasına neden olmuştur. Bu fetih Osmanlı'da olduğu
gibi, Avrupa tarihinde de bir dönüm noktasıdır. İstanbul'u olağanüstü
bir askeri deha ile fetheden ve böylelikle dünyada bir çağı değiştiren
Fatih, gittiği her yeni ülkeye İslam'ın adaletini ve hoşgörüsünü
götürmüştür.
Fatih Sultan Mehmet'in kitap ehline karşı olan hoşgörüsü günümüze
kalan birçok anlaşmalarla da belgelenmiştir. Onun İslam ahlakından
kaynaklanan hoşgörüsünden Hıristiyan, Yahudi, Ermeni, Süryani her
dine mensup insan payını alıyordu. Bu nedenle Fatih'in padişah olduğu
süre boyunca birçok yabancı millet onun yönetimi altına girmekten
büyük bir memnuniyet duymuştu. Bizanslı yönetici Büyük Düka Notaras'ın
"Bizans'ta Latin şapkası görmektense, Türk sarığı görmeyi tercih
ederim" şeklindeki sözü de bu gerçeği teyit eder niteliktedir.
Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethi, ilk başlarda gayrimüslim
halk arasında büyük bir korkuya neden olmuştur. Baskılara ve saldırılara
maruz kalacaklarını düşünen bu kişilerin büyük bir bölümü ya firar
etmiş ya da Ayasofya'da toplanmıştır. Ancak Fatih Sultan Mehmet
onlara hoşgörü ve adaletle yaklaşmış, her türlü korkudan uzak olarak
evlerine dönmelerini ve işleriyle rahat bir şekilde uğraşmalarını
istemiştir. Onlara dinleri konusuda hiçbir baskı yapmamış, aksine
birçok din mensubunu büyük bir hoşgörüyle karşılayarak, dinlerini
rahatça yaşayabilecekleri bir ortam hazırlamıştır. Sarayda Müslüman
ve Hıristiyan bilginler yan yana yaşamış ve her türlü ilmi konuyu
büyük bir müsamaha ile tartışmışlardır.
Fatih Sultan Mehmet, Hıristiyanlığı bir Hıristiyan aracılığıyla
tanımaya çalışmış ve Patrik'e İsa cemaatine bir "temin-i hukuk"
(modus-vivendi) tesis ettiğini belirten bir ferman vermiştir. Fatih,
Patrikhane'ye çok geniş imkanlar tanımış, böylece Patrikhane ilk
defa Türkler zamanında bir muhtariyete kavuşmuştu. Batı ve Doğu
kaynaklarından yararlanarak fermanın bir örneğini yayınlayan tarihçi
Hammer, Padişah'ın, Patrik'e gönderdiği beratta şunların yazılı
olduğunu belirtmektedir:
"Kimse Patrik'e tahakküm etmesin: kim olursa olsun, hiçbir
kimse kendisine ilişmesin: Patrik ve maiyetinde bulunan büyük rahipler,
her türlü genel hizmetlerden süresiz olarak affedilmiş olsunlar."
Fatih Sultan Mehmet fethin ardından hemen gayrimüslim azınlıkların
hukuki haklarıyla ilgilenmiş ve Rum-Ortodoks Patrikliğine Gennadius'u
getirerek, onlarla bir anlaşma yapmıştır. Galata'da yaşayan kitap
ehliyle yaptığı anlaşmada ise, Galata kiliselerine el konulmayacağı,
mescid haline getirilmeyeceği, ibadetlerine karışılmayacağı ve hiçbir
gayrimüslimin zorla Müslüman yapılmayacağı teyit edilmektedir. Aynı
döneme ait bir başka anlaşmada ise ruhani reislerin bundan önce
nasıl "metropolit" sıfatı taşıyorlarsa, öylece devam etmelerine
izin verildiği görülmektedir.
Fatih Sultan Mehmet, Hıristiyanlığın yanısıra Yahudilerin haklarına
da sahip çıkmıştır. Onlara da Hahambaşıları liderliğinde kendi havralarına
sahip olma ve dini hizmetlerini serbestçe yürütme hakkı tanımıştır.
Fatih Sultan Mehmet, Osmanlı döneminin ilk Hahambaşısı olan Moşe
Kapsali'yi huzuruna davet ederek, kendisine iltifatta bulunmuş ve
Yahudilere ait davaları görmek için bir ferman vermiştir.
Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethiyle başlayan bu ilerleme,
Fatih'ten sonra gelen padişahlar tarafından da devam ettirilmiştir.
Osmanlı orduları iki kez Viyana kapılarına dayanmış, Sırbistan,
Arnavutluk, Bosna-Hersek, Eflak, Boğdan başta olmak üzere Balkanlar
baştan sona fethedilmiş, Macaristan Osmanlı himayesine girmiş, Osmanlı
denizlere açılmış, Karadeniz Türk gölü haline getirilmiş, Mora yarımadası,
Rodos, Girit, Sakız gibi birçok Ege adası alınmış, Kafkasya ele
geçirilmiş, Bağdat, Tebriz, Yemen, Suriye, Irak, Lübnan, Mısır,
Filistin, Kudüs, Fas, Tunus, Cezayir, Doğu Anadolu, Baharat Yolu,
Lehistan gibi daha pek çok yer Türk toprağı haline gelmiştir. Fethedilen
tüm bu topraklarda her dinden ve her görüşten insan barış ve hoşgörü
içinde yaşamış, hiçkimseye dininden, dilinden ya da ırkından dolayı
zulmedilmemiştir. Aksine farklı inançlara, geleneklere, törelere
sahip insanlar, aralarında hiçbir anlaşmazlık olmadan, Osmanlı'nın
adil yönetimi altında huzur içinde senelerce birarada yaşamışlardır.
İşte böyle bir adaletin ve hoşgörünün hüküm sürdüğü bir toplum,
günümüzde en çok özlenilen toplumdur. Bunun için de tek çözüm Türk-İslam
ahlakını eksiksizce yaşamaktır. Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü
gibi Kuran ahlakını yaşayan yöneticiler ve onların önderlik ettiği
toplumlar tarihte çok büyük bir refah içerisinde hüküm sürmüşlerdir.
Kuran'da emredilen ahlak yaşandığı için, en üst kademedeki yöneticiden
sıradan esnafa kadar, herkesin adaletli, merhametli, hoşgörülü,
sevgi dolu, saygılı, affedici, dürüst olması, toplumlara huzur ve
barış getirmiştir.
Böyle bir huzur toplumunun tekrar oluşmaması için hiçbir neden
yoktur. Gereken tek şey insanların önce kendilerinden başlayarak
Türk-İslam ahlakını yaşamaya niyet etmeleri, daha sonra da insanlar
arasında aynı ahlakı yaymak için gayret göstermeleridir.
|