| Sorma bana
oymağımı boyumu
Beşbin yıldır millet gibi yaşarım
Deme bana Oğuz, Kayı, Osmanlı
Türk’üm, bu ad her ünvandan üstündür.
ZİYA GÖKALP |
| 
Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak önce bizim kendi
benliğimize ve milliyetimize o saygıyı duygu planında, fikir
planında, eylemli olarak tüm eylemlerimiz ve davranışlarımızla
gösterelim ve bilelim ki ulusal benliğini bulmayan uluslar
başka uluslar için birer avdır.
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
|
Balkan Müslümanlarının Türk'lüğü
"Türk", "Müslüman"
ya da "Osmanlı" kelimeleri aynı anlama geliyorlardı ve
Boşnaklar bu kavramlarla özdeşleştirildikleri için düşman sayılıyorlardı.
"Türk" ya da "Osmanlı" kavramı, Türkiye'nin
etkisini sınırlarının çok ötesine taşıyan büyük bir
vizyonun adıdır. Balkanlar da olduğu gibi...
Bugün başta Sırplar olmak üzere diğer tüm Balkan
milliyetçileri, Boşnakları, Arnavutları ya da Pomakları, yani etnik
olarak Türk olmayan ve Türkçe konuşmayan Balkan Müslümanlarını "Türk"
olarak tanımlamakta sakınca görmüyorlar. Bunun nedeni ise, etnik
kökenleri ne olursa olsun, Balkanlar'daki tüm Müslümanların, aralarında
yaşadıkları Hıristiyan uluslardan ayrı bir "millet" olarak
algılanmaları. Bu "millet"in ismi ise, her ne kadar etnik
bir Türklüğü ifade etmese de, "Türk Milleti"... Florida
Üniversitesi'nden Balkan tarihçisi Maria Todorova, bu durumu şöyle
açıklıyor:
"Balkan milliyetçiliği Ortodoks Hıristiyanların
birliğini parçalarken, öte yandan tekvücut ve değişmez bir Müslüman
cemaati imajı üretmiştir ve bunu da "millet" kavramı bazında
görmektedir. Bir başka deyişle, Balkanlardaki Hıristiyan halklar
kendi aralarında milliyetçilik kıstasına göre ayrımlar geliştirirken,
öte yandan Müslümanlara, sanki bu insanlar tek bir milletmiş gibi
davranmışlar ve bu yönde bir söylem geliştirmişlerdir. Bu Hıristiyan
uygulamasının en açık örneği, Balkanlar'daki tüm Müslümanlara, etnik
kökenlerine göre bir ayrım yapmadan, "Türk" denmesidir.
Bu, bölgede hala çok yaygın olan bir kullanımdır."
Balkanlarda Asıl Hedef Türk-İslam Medeniyeti
Öte yandan, Balkan Müslümanlarının geneli de,
milliyetçi söyleme adapte olmadıkları için ve Balkanlar'daki ulus-devlet
oluşumları tarafından dışlandıkları için, kendilerini ayrı bir "millet"
sayan bir toplumsal bilinci bugüne kadar korumuşlardır.1
Todorova'nın da belirttiği gibi, Balkan Müslümanları
için dini kimlikleri her zaman için etnik kimliklerinden çok daha
öncelikli olmuştur. Bulgaristan'da da durum böyledir; "Bulgar
Müslümanları" olarak tanımlanabilecek olan Pomaklar kendilerini
Bulgarlar'dan çok Türklere yakın hissederler. Bosna'daki durum daha
da belirgindir; Sırplarla ya da Hırvatlarla tamamen aynı etnik kökene
sahip olan ve aynı dili konuşan Boşnaklar, bu iki halkla hiç bir
zaman bütünleşmemiş, kendilerini hep Osmanlı ekseninde görmüşlerdir.
Balkan uzmanı Eran Frankel, aynı durumun Makedonya
için de geçerli olduğunu vurgular. Frankel'e göre, "Makedonyalı
Müslümanlar hiç bir zaman Makedonyalılık adına İslam'ı geri plana
atmış ya da reddetmiş değildirler. Aksine, çoğu kez kendi Slavlıklarını
reddetmişler ve Slav olmayan bir İslam kimliğini benimsemişlerdir."2
Yine Frankel'e göre Makedonya'daki Müslüman Arnavutlar
ya da Çingeneler, kendilerine Slav kimliğini benimsemektense, "Türk"
olarak tanımlanmayı tercih ederler.3
İşte bu nedenle de, Türkiye'nin Balkan yarımadasındaki
"uzantısı" olan halklar, yalnızca birkaç milyonluk Balkan
Türkü değil, nüfusları 10 milyonu bulan Balkan Müslümanlarıdır.
Çoğu etnik olarak Türk olmayan ve Türkçe konuşmayan bu insanlar,
kendilerini aynı dili konuştukları Sırplar'dan ya da Bulgarlar'dan
çok Türklere yakın hissetmektedirler.
Çünkü bu insanlar herşeyden önce "Osmanlı"dırlar
ve Türkiye de Osmanlı'nın yegane mirasçısıdır. Üstteki satırları
yazan Maria Todorova, bu konuda şöyle söyler:
"Türkiye'nin Balkanlar'daki etkisi oldukça
komplekstir. Bu etki, öncelikle Balkanlardaki Türkçe konuşan nüfusa
yöneliktir. Bu nüfusun büyük bölümü Bulgaristan'da yaşar, kalan
kısmı ise çok daha az sayılarda Yunanistan, Romanya ve eski Yugoslavya'dadır.
Ancak Türkiye'nin etki alanı bununla sınırlı değildir. Aynı zamanda
Slav diliyle konuşan Müslümanlar da Türkiye'nin etki alanı içindedirler".4
Todorova, Türk-olmayan Balkan Müslümanlarının
kendilerini Türklükle özdeşleştirme eğilimlerine gösterge olarak
ilginç bir noktanın daha altını çizer: 20. yüzyıl boyunca Balkanlar'dan
Türkiye'ye göç eden Slav Müslümanlar (Arnavutlar dahil), Türk kimliğini
benimseyerek Türk toplumu içinde asimile olmuşlardır. Bu durum,
Todorova'ya göre, "Osmanlı mirasının Türk etkisine dönüşmesinin
açık bir örneğidir".5
Kuşkusuz bu tarihsel gerçek Türkiye açısından
son derece önemli bir stratejik avantajdır. Tüm Balkanlar'da, aslında
etnik olarak "Türk" olmamalarına karşın, kendilerini "Türk"
olarak gören ya da görmeye eğilimli büyük bir Müslüman nüfus vardır.
Bu "fahri soydaşlarımız"ı bize bu denli bağlayan unsur
ise, Osmanlı mirasıdır.
İşte Türkiye'nin Osmanlı kimliğine sahip çıkması
gerektiğini, çünkü bunun Türkiye için büyük bir stratejik avantaj
oluşturduğunu söylemekle tam da bunu kastediyoruz. "Osmanlı"
kavramı, Türkiye'nin etkisini sınırlarının çok ötesine taşıyan büyük
bir vizyonun adıdır. Bu, Balkanlar'da olduğu gibi Ortadoğu'da da
böyledir.
"Türkleşmiş" Slavlara Soykırım
İşin önemli bir diğer yönü ise, Balkan Müslümanlarının
"Türklüğü"nün aynı zamanda onların düşmanları tarafından
da kabul görmesidir. Bu nedenle sözkonusu düşmanlar, kendileriyle
aynı etnik kökenden gelen ancak kültürel olarak "Türk"
olan bu insanlara karşı tarih boyunca "etnik temizlik"ler
düzenlemişlerdir.
Balkanlar'daki Slav Müslümanların düşmanları
tarafından "Türk" olarak görülmelerinin en somut örneği,
Sırplar'ın Boşnaklar'a karşı besledikleri nefrette ortaya çıkar.
Sırplar, Osmanlı'nın bölgeye hakim oluşuna
dek güçlü bir Krallığa sahiptiler. Ancak 1389 yılındaki Kosova Savaşı,
bu Krallığın sonunun başlangıcı oldu. 1459 yılında Sırp Krallığı
tümüyle ortadan kaldırıldı ve tüm Sırp toprakları kesin olarak Osmanlı
egemenliğine girdi.
Sırplar, Osmanlı karşısındaki yenilgilerini
hiç bir zaman kabullenemediler. Zaman içinde Sırpların mağlubiyetini
"seçilmişlik"le kutsayan farklı efsane ve inançlar gelişti.
Özellikle Kosova Savaşı hakkında ilginç inançlar üretilmişti.Bosnalı
Müslümanlar, Sırpların gözünde, birer haindiler. Onları "İslamlaşmış
Sırplar" olarak algılıyorlardı. Bosnalıların, Sırplara verilen
"seçilmişlik" payesini bırakarak, kendilerini Osmanlı'ya
sattıklarını düşünüyorlardı.
600 Yıllık Nefret
Bu kompleks ve nefretler, yüzyıllar boyunca
bilinçaltında kalmış, ancak dağlara çıkarak Osmanlı'ya karşı direnen
"haiduk" (haydut) çetelerinin anılarıyla yaşamıştı. Osmanlı
ordularının 1683'teki Viyana bozgununun ardından, Bosnalı Müslümanlara
karşı duyulan nefret fırsat buldukça eyleme dönüşmeye başladı. İlk
kan, 1702 yılında Karadağ'da döküldü. Başkent Çetine'deki sivil
Müslüman nüfusa karşı gerçekleştirilen katliama Istraga Poturica
(Türkleşmiş olanların imhası) adı verilmişti. Boşnaklar aslında
"Türk" değil, sadece Müslüman olmuşlardı, ama bu ikisi
Balkanlar'da aynı anlama geliyordu.

Sırp milliyetçiliğinin 1980'lerdeki yükselişinde de hep aynı
tema kullanıldı. "Türk", "Müslüman" ya
da "Osmanlı" kelimeleri aynı anlama geliyorlardı
ve Boşnaklar bu kavramlarla özdeşleştirildikleri için düşman
sayılıyorlardı. Sırbistan'ın radikal milliyetci lideri Slobodan
Miloseviç'in Kosova Savaşı'nın 600. yıl dönümünde Kosova'nın
başkenti Piriştine'nin yakınlarındaki Gazimestan adlı ovada
gerçekleştirdiği ünlü mitingin de teması yine aynıydı. Miloseviç
600 yıl önce yaşanan Kosova yenilgisine atıfta bulunmuş ve
"bir daha yenilmeyeceğiz" demişti. Düşman yine aynıydı;
OSMANLI |
Sırp milliyetçiliğinin 1980'lerdeki yükselişinde
de hep aynı tema kullanıldı. "Türk", "Müslüman"
ya da "Osmanlı" kelimeleri aynı anlama geliyorlardı ve
Boşnaklar bu kavramlarla özdeşleştirildikleri için düşman sayılıyorlardı.
Sırbistan'ın radikal milliyetci lideri Slobodan Miloseviç'in Kosova
Savaşı'nın 600. yıl dönümünde Kosova'nın başkenti Piriştine'nin
yakınlarındaki Gazimestan adlı ovada gerçekleştirdiği ünlü mitingin
de teması yine aynıydı. Miloseviç 600 yıl önce yaşanan Kosova yenilgisine
atıfta bulunmuş ve "bir daha yenilmeyeceğiz" demişti.
Düşman yine aynıydı; Osmanlı. Nitekim mitingin yapıldığı alanın
yakınlarında bir yere önceden kan renkli koca bir anıt kondurulmuş
ve üstüne de Prens Lazar'ın şu sözleri kazınmıştı:
Her kim ki Sırp ve
Sırp kökenlidir
Ve
Kosova Ovası'na Türklerle savaşmaya gelmez
Onun
ne erkek, ne dişi, zürriyeti olmasın
Onun
hasadı olmasın.
1389-1989
Tüm bunlar, Balkan Müslümanları kadar İslam
aleyhtarı Balkan milliyetçilerinin de İslam ve Türk kavramlarını
özdeşleştirdiklerinin işaretleridir. Bu iki kavramı birleştiren
ortak zemin ise, elbette ki Osmanlı kimliğidir.
Türkiye'ye Osmanlı'dan kalan büyük bir Balkan
insiyatifi vardır. Bu bölgede varolan Türk-İslam kimliği, Türkiye'nin
önündeki tarihsel bir sorumluluktur. Bu insanları korumak ve harekete
geçirmek Türkiye için ciddi bir etki alanı oluşturabilir. 1912'ye
kadar bizim olan topraklar üzerinde güçlü bir işbirliği kurmak,
doğal bir hak ve sorumluluktur. Türkiye, Balkanlar'da bu şekilde
bir etki alanı oluşturmakla diğer dış politika yönlerinde, Orta
Asya, Kafkaslar ve Ortadoğu'da büyük bir stratejik avantaj ve siyasi
güç elde edecektir.
1- Maria Todorova. "The Ottoman Legacy in the
Balkans". The Balkans: A Mirror of the New International Order.
(ed. G. G. Özdoğan, K. Saşbaşlı) Eren,
İstanbul, 1995. s. 70 2-
Eran Frankel. "Turning a Donkey into a Horse: Conflict and Paradox
in the Identity of Macedonian Muslims", 23rd National Convention
of the AAASS, Miami, 1991 3-
Eran Frankel. "Turning a Donkey into a Horse: Conflict and Paradox
in the Identity of Macedonian Muslims", 23rd National Convention
of the AAASS, Miami, 1991 4-
Maria Todorova. "The Ottoman Legacy in the Balkans". The
Balkans: A Mirror of the New International Order. (ed. G. G. Özdoğan,
K. Saşbaşlı) Eren, İstanbul, 1995. s. 71 5-
Maria Todorova. "The Ottoman Legacy in the Balkans". The
Balkans: A Mirror of the New International Order. (ed. G. G. Özdoğan,
K. Saşbaşlı) Eren, İstanbul, 1995. s. 72
Perspektif
Devlet Kurumunun Önemi
ve Anarşizm Yanılgısı
Anarşizm, sol ideolojilerin en marjinali olarak
kabul edilir. Terim, "başsızlık" anlamı taşıyan Yunanca
bir kelimeden gelir. Bu ideolojinin bağlıları, devletin topluma
zarar veren bir kurum olduğunu iddia etmiş ve insanların özgürlük
ve barışa ulaşabilmesi için devletin ortadan kaldırılması gerektiğini
savunmuşlardır. Devletle beraber dine karşı da tavır almışlar ve
dinin yok edilmesine çalışmışlardır. Fransız Devrimi'nin ardından
ortaya çıkan bu ideoloji özellikle 19. yüzyılda yaygınlık kazanmış,
Rusya'daki Bolşevik Devrimi'nin (1917) hazırlanmasında da rol oynamıştır.
Öncelikle anarşizmin tamamen hayali ve gerçeklerden
uzak bir düşünce olduğuna dikkat etmek gerekir. Çünkü dünyanın hiç
bir ülkesinde hiç bir zaman bu ideoloji uygulanmamıştır. hiç bir
zaman bir devletin lağvedilmesi ve anarşist bir toplum kurulması
gibi bir vakıa yaşanmamıştır. Sadece bazı kriz zamanlarında devletlerin
otoritesi zayıflamış, bunun sonucunda ise topluma barış ve huzur
değil, aksine sadece kavga, çatışma ve yağma gelmiştir.
Başka türlüsü de mümkün değildir. Çünkü devletin
olmadığı bir ortamda, toplumun kendi kendini düzenleyerek asayiş
ve istikrar oluşturması imkansızdır. Devletin olmadığı bir ortamda
kanunlar da olmayacaktır. Dolayısıyla "suç" kavramı ortadan
kalkacak ve herkes istediği fiili rahatlıkla yapabilecektir. Dileyen
kişi bir başkasının malına ya da canına kast ettiğinde, bu suçu
"suç" olarak tanımlayacak ve engelleyecek bir otorite
bulunmayacağı için, karşısında hiç bir engel de olmayacaktır. Hırsızlar
istedikleri malı çalacaklar, katiller diledikleri insanı öldürecekler
ve onları durduracak bir polis ya da yargılayacak bir mahkeme olmayacaktır.
Böyle bir toplum ise kaçınılmaz olarak orman
kanunlarının hakim olduğu bir "sürü"ye dönüşecektir. İnsanların
huzurlarının, mallarının, canlarının ve ırzlarının hiç bir güvencesinin
kalmayacağı bu sürü, gerçekte bir "insan toplumu"ndan
ziyade, hayvan topluluğu gibi yaşayacaktır. İlginç olan ise, bu
sonucun anarşistlerin felsefelerine zaten birebir uyuyor olmasıdır.
Çünkü anarşistler de aynen Marksistler gibi Darwin'in ortaya attığı
"insanın evrimi" masalına inanmakta ve dolayısıyla insanı
"gelişmiş bir hayvan türü" olarak kabul etmektedirler.
Ancak tarih, anarşizmin tamamen yanlış bir
felsefe olduğunu sayısız örnekle ispatlamaktadır. Anarşistler, devletin
ortadan kalkmasının barış ve huzur getireceğini öne sürmüşlerdir.
Oysa siyasi tarihe bakıldığında, devlet otoritesinin ortadan kalktığı
her dönemin son derece kanlı bir kaos ortamı olduğu görülür. Ortaçağ
boyunca siyasi otoritenin ortadan kalktığı dönemler, hep yağma,
talan ve katliam dönemleri olmuştur. Anarşizmin çıkış noktası sayılabilecek
olan Fransız Devrimi, tarihin en kanlı siyasi hareketlerinden biridir.
Fransız Devrimi'nde, özellikle de devrimin "Terör Dönemi"
olarak bilinen evresinde, on binlerce insan idam edilmiş, devrimin
Robespierre gibi en ateşli öncüleri de dahil olmak üzere çok sayıda
insan giyotine gönderilmiştir. Devrimin ardından Fransa on beş yılı
aşkın bir süre huzura kavuşamamıştır.Tarihin her döneminde tablo
aynıdır. Devlet aleyhinde yapılan her türlü "devrim",
devrimcilerin işe başlarken ortaya attıkları süslü sloganların aksine,
mutlaka kan, acı ve gözyaşı getirmiştir.
Batı'nın Sevr Hayalleri
"Türkleri yok etme"ye
yönelik emperyalist plan, hiç bir zaman da rafa kaldırılmadı. Birtakım
Batılı çevreler "Sevr'i diriltme" heveslerinden asla vazgeçmediler.
Bugün de hala bir kısmı bu hedefin peşinde koşuyorlar, bölücü teröre
kanat gererek, Türkiye'nin milli ve manevi değerlerini hedef alarak
Sevr'i diriltme planlarını yaşatıyorlar.
İşgalci İngiliz
ordusu Osmalı Topraklarında
(solda), Darwin'in
"Avrupalı ırklar olarak bilinen medeni ırklar, yaşam
mücadelesinde Türk barbarlığına karşı galip gelmişlerdir.
Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, bu
tür aşağı ırkların çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar tarafından
yok edileceğini görüyorum" şeklindeki sözleri, Sevr'e
kadar uzanan emperyalist sürecin başlarına denk geliyordu. |
Geçen hafta Darwin’in Türkleri "medeni
ırklar tarafından tarih sahnesinden silinecek olan aşağı bir ırk"
olarak gören hezeyanlarını belirtmiş, Avrupa’da esen soydaşlarımızın
maruz kaldığı ırkçı saldırıların temelinde bu Darwin’in şerefli
Türk milletini heddef olan bu sözlerinin bulunduğunu ifade etmiştik.
Darwin'in Türklere karşı "aşağı ırk" ya da "yokedilecek
millet" gibi hakaretler yönelttiği dönem, Batı ile Osmanlı
İmparatorluğu'nun ilişkisi açısından çok kritik bir dönemdi.
Osmanlı İmparatorluğu bilindiği gibi 19. yüzyılın
başından itibaren ciddi toprak kayıplarına maruz kaldı. Balkanlar'daki
azınlıklar birer birer isyan ettiler. Rusya ise Kırım ve Kafkasya
gibi bölgeleri aşamalı biçimde işgal etti. Bu dönemde İngiltere
ve Fransa gibi Batılı güçler ise dönem dönem Osmanlı İmparatorluğu'na
karşı destek verir yönde politikalar izlediler, çünkü Rusya'nın
ilerlemesine karşı Osmanlı'yı bir denge unsuru olarak görüyorlardı.
Ancak İngiltere ve Fransa'nın bu politikası,
1870'lerde değişmeye başladı. 1878'deki Berlin Kongresi ise, tarihçilerin
ortak görüşüne göre, tam bir dönüm noktası oldu. Çünkü bu Kongre'nin
ardından İngiltere ve Fransa da Rusya ile elbirliği yaparak Osmanlı
İmparatorluğu'nu parçalayıp bölüşme stratejisi izlemeye başladılar.
İngiltere uzun süredir gözünü diktiği Mısır'ı 1882 yılında işgal
etti. Bu işgal döneminde Türk düşmanı tavrıyla öne çıkan İngiliz
Lord Gladstone Londra'da Türklerle ilgili bir broşür yayınlamış
ve Osmanlı'yı alabildiğine kötüleyen broşürde "Türklerin mahvedip
aşağıladıkları vilayetlerdeki tüm istismarlarını ortadan kaldırmak
için en iyi yol olarakpılı-pırtılarını toplayıp uzaklaşmaları…"
gerektiği çağrısını yapmıştı.1
İngiltere'nin Mısır işgalinin ardından Fransızlar
Cezayir ve Tunus'u işgal ettiler. Bu çabalar bilindiği gibi Trablusgarp
ve Balkan Savaşları, sonra da I. Dünya Savaşı sonucunda nihayete
ulaştırıldı ve Osmanlı topraklarının çok büyük bölümü İngiltere
ve Fransa arasında paylaşıldı. Türk düşmanı Lord Curzon bu olaylar
sırasında şöyle diyordu:
Türkler Avrupa'dan atılmalıdır. ABD'li senatör
Lodge'ın dediği gibi İstanbul Türklerden tamamen alınmalı, bir veba
tohumu olan savaşların yaratıcısı, komşuları için bir aşağılanma
olan Türkler Avrupa'dan silinmelidir…2
İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Kitchener Balkan
Savaşları'nın sonucu karşısındaki memnuniyetini "Türklerin
çöküşü tamamlanmış görünüyor" sözüyle ifade etmişti.3
Darwin'in "Avrupalı ırklar olarak bilinen
medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türk barbarlığına karşı galip
gelmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda,
bu tür aşağı ırkların çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar tarafından
yok edileceğini görüyorum" şeklindeki sözleri, işte tam bu
emperyalist sürecin başlarına denk geliyordu. Darwin bu sözleri
1881 yılında, yani İngiltere'nin Mısır işgali sırasında söylemişti.
Anlaşılan Victoria İngilteresi'nin stratejistleri, ona, Mısır işgali
ile başlayan sürecin "Türkleri yok etme" ile sonuçlanacağını
haber vermişler ve bu plana bilimsel bir destek bulmasını istemişlerdi.
Darwin, "yaşam mücadelesi", "ırklar arasındaki doğal
seçme" gibi sözde bilimsel kavramlarla işte bu "Türkleri
yok etme" hedefine zemin hazırlamaya çalıştı.
Sevr'i Hortlatma Düşüncesi
Oysa bildiğimiz gibi bu hedef amacına ulaşamadı.
İngiliz-Fransız ittifakının, yanlarına Yunanlılar gibi küçük unsurları
da katarak uyguladıkları "Türkleri yok etme" planı, Sevr
Anlaşması ile uygulamaya kondu, ama gerçekleşmedi. Türk Milleti,
varını yoğunu ortaya koyarak, bu plana karşı kahramanca direndi,
Milli Mücadele'yi organize etti ve kazandı.
Ancak yine bilindiği gibi, "Türkleri yok
etme"ye yönelik bu emperyalist plan, hiç bir zaman da rafa
kaldırılmadı. Birtakım Batılı çevreler "Sevr'i diriltme"
heveslerinden asla vazgeçmediler. Bugün de hala bir kısmı bu hedefin
peşinde koşuyorlar, bölücü teröre kanat gererek, Türkiye'nin milli
ve manevi değerlerini hedef alarak Sevr'i diriltme planlarını yaşatıyorlar.
İlginç olan ise, Darwinizm'in hala bu planda
önemli bir yer tutması. Darwinizm bundan 130 yıl önce, "Türkleri
yok etme" planına, "Türk milleti aşağı ırktır" gibi
bir iddia ortaya atarak destek vermişti. Şimdi ise, Türk Milleti'ni,
onu ayakta tutan milli ve manevi değerlerden koparmayı hedefleyen
materyalist felsefeyi destekleyerek hedef alıyor. Müslüman Türk
Milleti'ne ateizm ve materyalizm gibi batıl inanışları aşılamaya
çalışarak, "Türkleri yok etme" planına bir başka açıdan
destek veriyor.
İşin en garip yönü ise, bazı Türk bilimadamlarının
da büyük bir gaflet içinde bu teoriye sahip çıkmaları. Bu bilimadamları,
bilimsel hiç bir dayanağı olmadığını bildikleri Darwinizm'i ısrarla
savunarak,gerçekte büyük bir tarihsel vebal yükleniyorlar.
1-
Alan Palmer, Bir Çöküşün Yeni Tarihi, Yeni Yüzyıl Tarih Dizisi,
s. 232
2-
Erol Ulubelen, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, Çağdaş Yay.,
s. 210
3-
Erol Ulubelen, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, Çağdaş Yay.s.
121
|