| Müslüman
Türk milleti tarih boyunca adaletiyle, hoşgörüsüyle,
merhametiyle, vicdanıyla, haysiyetiyle
dünyaya nizam vermiş şerefli bir
geçmişe sahiptir. Bu nedenle de geçmiş tecrübelerinden faydalanarak
dünya üzerinde adaleti sağlaması ve yaşanan zulümlere son
verebilmesi
için önünde hiçbir engel yoktur. Yapılması gereken tek şey
milli birlik
içinde olmak ve Kuran'da öğretilen gerçek adaleti hakim kılmak
için ciddi
bir çaba göstermekterdir.
HARUN YAHYA |
| 
Çocuklarımıza vereceğimiz öğrenimin sınırı ne olursa olsun
onlara esas olarak şunları öğreteceğiz; Milletine, Türkiye
Devleti'ne, TBMM'ne, düşman olanlarla mücadele; bu mücadelenin
sebep ve vasıtaları ile donatılmayan bir millet için yaşama
hakkı yoktur.
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
|
Stratejik
Ufuk ve Sınırlar
İnsanlar genelde kendi ülkelerinin sınırlarının
ya da komşu ülkelerin sınırlarının hiç değişmeyeceğini düşünürler.
Oysa 20. yüzyıl tarihi incelendiğinde ülkelerin sınırlarının çok
sık değiştiği görülecektir. Bugün de dünyanın siyasi haritasının
ve güç dengelerinin değişmez olduğunu düşünmek büyük yanlışlık olacaktır.
İnsanlar genelde kendi ülkelerinin sınırlarının
ya da komşu ülkelerin sınırlarının hiç değişmeyeceğini düşünürler.
Oysa 20. yüzyıl tarihi incelendiğinde ülkelerin sınırlarının çok
sık değiştiği görülecektir. Bugün de dünyanın siyasi haritasının
ve güç dengelerinin değişmez olduğunu düşünmek büyük yanlışlık olacaktır.
Özellikle dünyadaki siyasal sistemlerin değişime uğradığı dönemlerde
dünya siyasetine, her türlü olasılığı hesaplayan geniş bir vizyonla
bakmak gerekir. Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkaslar gibi 20. yüzyılın
problemli coğrafi bölgelerine yüzyıllar boyu adil bir şekilde hükmetmiş
olan Osmanlı İmparatorluğu’nun tek mirasçısı olan Türkiye, geçmişte
olduğu gibi bugün de dış politikasını oluştururken bu gerçeği gözönünde
bulunduracaktır.
İnsanların büyük bölümünde, içinde bulundukları
dönemde mevcut olan ülke sınırlarının hiç değişmeyeceği yönünde
bir inanış vardır. Haritaya baktıklarında gördükleri dünyanın, hep
öyle kalacağını sanırlar. Kendi ülkelerinin ya da komşu ülkelerin
sınırlarının sanki hiç değişmemek üzere belirlenmiş olduğunu düşünürler.
Oysa bu yanlış bir düşüncedir.
Sınırlardaki Köklü Değişiklikler
Dünya üzerindeki ülkelerin sınırları sık sık
değişir. Bu sınır değişiklikleri ise, çoğunlukla dünyayı ya da en
azından bir bölgeyi köklü bir biçimde etkileyen dönüm noktaları
sonucunda gerçekleşir. Bu dönüm noktalarının modern çağdaki en belirginleri
Napolyon Savaşları'nın ardından gelen Viyana Kongresi, 1878'deki
Berlin Anlaşması ve I. Dünya Savaşı'ydı. Bütün bu dönüm noktalarında,
özellikle de I. Dünya Savaşı'nda dünyanın coğrafyası büyük ölçüde
değişti. Çok-uluslu imparatorluklar yıkıldı, yerlerine (çoğu yapay)
ulus devletler kuruldu, özellikle de Ortadoğu ve Balkanlar'da yepyeni
bir harita ortaya çıktı. İnsanların çoğu 1. Dünya Savaşı sonrasında
oluşan haritayı istikrarlı ve kalıcı bir harita sandılar, ancak
bu harita da fazla uzun ömürlü olamadı ve II. Dünya Savaşı’yla birlikte
bölgedeki siyasi yapı bir kez daha köklü bir değişime uğradı. Savaş
sonrası döneminde ise Batı ve Doğu blokları sabit kalmasına rağmen,
özellikle 1960'larda Üçüncü Dünya'da gelişen dekolonizasyon dalgası
ile birlikte, çoğu Afrika'da yer alan onlarca yeni devlet kuruldu.
Dünyanın siyasi haritası radikal bir biçimde bir kez daha değişime
uğradı.
Pek çok insan sözünü ettiğimiz tüm bu dönüm
noktalarında dünyanın artık "ideal" haritaya kavuştuğunu
düşündü, ama her seferinde bunun ardından yeni bir dönüm noktası
ve yeni bir revizyon geldi.
Bu tarihsel gelişim bize önemli bir gerçeği
gösterir: Tarihin hiçbir döneminde dünyanın ideal ve kalıcı siyasi
haritasının oluştuğunu öne sürmek ve böylece statükonun değişmeyeceğine
hükmetmek mümkün, ya da en azından akılcı değildir.
Kuşkusuz stratejik açıdan önemli olan tek gelişme
harita değişikliği de değildir. Ülkelerin sınırları sabit kalsa
da, güçleri, etkileri ve rejimleri değişebilir ki, bu da yine dünyanın
siyasi çehresinin büyük bir değişime uğraması anlamına gelir.
Dolayısıyla, bugün de içinde yaşadığımız dünyanın
siyasi haritasının ve güç dengelerinin "ebedi" olduğunu
düşünmek ve buna dayanarak durağan ve statükocu bir strateji belirlemek,
bir ülke açısından önemli bir yanlış olacaktır. Özellikle de dünya
siyasal sisteminin değişime uğradığı, taşların yerinden oynadığı
ve "dünyanın yeniden kurulduğu" büyük kırılma dönemlerine,
her türlü olasılığı hesaplayan geniş bir vizyonla bakmak gerekir.
Belirleyici Unsur Olmak
İçinde yaşadığımız dönem ise tam da sözünü
ettiğimiz türden bir değişim dönemidir. Soğuk Savaş'ın bitmesiyle
birlikte taşlar yerinden oynamıştır ve tekrar nasıl bir kompozisyonla
yerleşecekleri belli değildir. Bu taşların hareketlerine müdahalede
bulunmasak da bir şekilde yerleşeceklerdir, fakat ortaya çıkan kompozisyon
büyük olasılıkla menfaatlerimize uygun olmayacaktır. Menfaatimize
uygun bir düzenlemeyi ise ancak taşların hareketlerine müdahalede
bulunarak elde edebiliriz.
Türkiye’nin tarihsel mirası, Balkanlar, Kafkasya
ve Ortadoğu’da önemli bir hayat sahası oluşturmaktadır. Osmanlı’nın
tek mirasçısı olan Türkiye, sözünü ettiğimiz değişimin en yoğun
olarak yaşandığı bu bölgede, geçmişte olduğu gibi bugün de, tarihsel
mirasına sahip çıkarsa taşları yerinden oynatabilir. Türkiye’nin
stratejik ufku, Osmanlı mirasına sahip çıkmasıyla orantılı olarak
gelişecektir. Çünkü Türk dünyasının hatta İslam dünyasının yeni
bir Osmanlı İmparatorluğu’na ihtiyacı vardır. 21. asır bu mirasın
tekrar ayağa kaldırıldığı sahipsiz kalan Türk-İslam dünyasının yeniden
toparlandığı asır olacaktır.
Perspektif
Toplumsal Huzurun Temeli
Devlete bağlılığı sağlayacak en önemli etkenlerin
başında, toplumda yaşanmakta olan ahlak anlayışı gelir. Eğer bir
toplumda; menfaatperestlik ya da yaygın deyimle "köşe dönmecilik"
yaygınlaşırsa, isyankarlık makbul olarak görülürse, insanlara saygı
ve fedakarlık gibi kavramlar terk edilirse, bu durumda o toplumun
bireylerinin devlete bağlı olmaları da düşünülemez. Çünkü devlete
bağlılığın temelinde üstün bir ahlak yatmaktadır. Bu ahlak kaybolur
ve yerine üstte belirttiğimiz kötü ahlak özellikleri yaygınlaşırsa,
devlete bağlılık kavramı da kendiliğinden yok olmaya başlar.
Sözünü ettiğimiz üstün ahlakın temelinde ise
dini inançlar yatar. Nitekim Cumhuriyetimiz'i kuran Büyük Önder
Atatürk, "Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur" diyerek
bu gerçeği açıkça ilan etmiştir.
Bilindiği gibi bir toplumda huzur ve sükunet,
o toplumdaki insanların devlete karşı gösterdikleri itaat, saygı
ve güvenle sağlanabilir. Yüce dinimizde de "itaat" makbul
bir ahlak özelliği olarak teşvik edilmektedir. Allah Müslümanlara
pek çok ayetinde itaati emretmektedir. Dolayısıyla Kuran ahlakına
göre yaşayan insanların oluşturduğu bir toplum aynı zamanda, devlete
itaatin ve saygının en yüksek derecede yaşandığı bir ortam olur.
İslam dini, aynı zamanda insanları her türlü
anarşi ve terör eyleminden de uzak tutar. Çünkü Allah Kuran'da insanları
"bozgunculuktan" da menetmiştir. Kuran ahlakını gereği
gibi kavrayan ve yaşayan bir insan, Allah'ın bu yöndeki emirleri
gereği yeryüzünde karışıklık çıkarmaktan, sıkıntılı, karmaşa dolu
ortamlar yaratmaktan şiddetle kaçınır. Kuran ahlakına uygun huzur
ve sükunet dolu, itidalli, hoşgörülü, her zaman sorunları çözme
arayışı içinde olan, olayları tırmandırmayan, aksine her zaman uzlaştırıcı
bir tutum sergiler.
Günümüzde din, bazı kesimlerce yanlış bir biçimde
anlaşılmakta ve uygulanmaktadır. Oysa Kuran'da tarif edilen gerçek
dindar modeli toplumda yaygınlaşırsa, toplumsal hayat da son derece
barış ve esenlik dolu olur. İnsanlar devlete duydukları güven ve
saygıyı, onun organlarına itaat ederek gösterirler. Polise ve diğer
güvenlik güçlerine karşı hırçın, ters davranan, zorluk çıkaran insanlar
olmaz. Aksine İslam ahlakını yaşayan insanlar son derece yardımsever
ve hoşgörülü tutumlarıyla, güvenlik güçlerinin yanında yer alır,
onların işlerini kolaylaştıracak şekilde hareket ederler. Bu ahlaktaki
insanların varlığı sayesinde toplumdan anarşi, terör, kargaşa ve
düşmanlık giderilir. İnsanlar arasında kavgalar, bağırtılar, tartışmalar
tamamen kalkar. İnsanlar sokaklara rahatça çıkabilir, gece-gündüz
güven içinde her yerde dolaşabilir.
Dinin varlığı, Allah sevgisini de beraberinde
getiririr. Bu, tüm insanlarda çok olumlu ve güzel bir etki yapar.
Herkes Allah'ın rızasını kazanmak için güzel ahlak gösterir, birbirini
Allah rızası için sever, sayar. Toplumun geneline şefkat, merhamet,
hoşgörü hakim olur. İnsanlar Allah'ın emirleri doğrultusunda hayırlarda
yarışırlar.
Diğer yandan Allah korkusu sayesinde herkes
ahlaksızlıklardan ve kötülüklerden kaçınır. Asırlardır engellenemeyen,
önü alınamayan her türlü olumsuzluk bir anda biter. Dinin sıcaklığı
ve barışçı ruhu her yere hakim olur. Elbette burada kastedilen Kuran'da
bildirilen gerçek dindir ve bu dinin samimi olarak yaşanmasıdır.
Tüm bunlar, dinin insanlara kazandırdığı ahlak
özelliklerinin, devletin bekası ve toplumun huzuru açısından son
derece gerekli olduğunu göstermektedir. Dinsiz bir insan modelinin
oluşturacağı toplum yapısı, bencillik ve çatışma üzerine kurulu
olacağı için, ister istemez devleti ayakta tutan değerleri de tahrip
edecektir. Dinsizlik, isyanı, çatışmayı, anarşiyi, nefreti, güvensizliği
getirirken; din, insanlara itaati, barışı, düzeni, sevgiyi ve güveni
kazandırır.
Allah bir ayetinde insanlara "Ey iman
edenler, hepiniz topluca "barış ve güvenliğe" girin"
(Bakara Suresi, 208) buyurmaktadır. Bu ayette davet edildiği şekilde
barış ve güvenliğe giren insanlar, devletin bekasının da en büyük
dayanağı olacaklardır.
Komünist Vahşetin Acı Bilançosu
20.yüzyılın her döneminde masum insanlar komünist
liderler tarafından hunharca katledilmişlerdir. SSCB'de Lenin, Stalin,
Çin'de Mao, Kamboçya'da Pol Pot gibi liderler ülkelerinde komünist
ideolojiyi yerleştirebilmek uğruna toplu katliamlar yapmışlardır.
İnsanlar çalışma kamplarında açlıktan ve soğuktan ölüme terkedilmiş,
baskı rejiminin gizli polisleri ya da askerleri tarafından rejim
düşmanı suçlamasıyla idam edilmişlerdir.
20. yüzyılda Darwinizm’in etkisiyle ortaya
cıkmış birçok ideoloji vardır. Bu ideolojiler yüzyılın her döneminde
insanlara karanlık günler yaşatmıştır.Komünizmin karanlık yüzyılı
olarak tarihe geçen 20. yüzyılda 100 milyondan fazla insan komünistler
tarafından katledilmiştir.
Geride bıraktığımız 20. yüzyıl, belaların,
acıların, katliamların, sefaletin, büyük yıkımlar getiren savaş
ve çatışmaların yüzyılıydı. Milyonlarca insan hayali ideolojileri
yerleştirmek veya korumak uğruna katledildi, açlığa ve ölüme terk
edildi, evsiz ve korumasız bırakıldı.
İnsanlara karanlık günler yaşatan bu ideolojilerin
başında komünizm gelir. Komünizmin girdiği Kamboçya, Kuzey Kore,
Laos, Vietnam, Doğu Avrupa ve Afrika ülkeleri gibi ülkelerin hepsinde
benzeri vahşet örnekleri yaşanmıştır. Komünizmin bu kanlı bilançosu,
"Komünizmin Kara Kitabı" adlı eserde şöyle özetlenmektedir:
“... Kimi uygulamalar
belli rejimlerde daha ön plana çıksa da, suç işleme yöntemleri
önemli ölçüde benzerlik taşıyordu. Farklı yöntemlerle katletme;
kurşuna dizme, asma, suda boğma, sopayla döverek ya da zehirli
gaz veya araba kazasıyla öldürme, açlık yoluyla imha komünist
rejimler tarafından halka karşı uygulanıyordu. İnsanlar yönetimler
tarafından kıtlık oluşturularak ya da kıtlıklara müdahele etmeyerek;
sürgüne gönderilerek ya da zorunlu ikamet yerinde veya çalışma
kamplarında sistemli olarak ölüme terk ediliyorlardı. "İç
savaş" olarak adlandırılan dönemlerin durumu ise daha da
karmaşıktır. Kimin isyancılar ile hükümet güçleri arasındaki çatışmaların
sonucu, kimin ise rejim düşmanı suçlamaşıyla yöneticiler tarafından
katledildiği ayırt edilemiyordu.
Bununla birlikte yönetimin
komünistlerin ellerinde olduğu ülkelerdeki kanlı bilançoyu ortaya
koyduğumuzda; her ne kadar asgari rakamlara dayalı olsa da konunun
vehametini açıkça görmemize imkan sağlayacak yandaki gibi bir
tablo görülür."
Tüm
bu farklı komünist rejimlerde ortak bir psikoloji hakimdi: İnsani
duygular, acıma, insaf etmek, vicdan gibi hisler tamamen kaybolmuştu.
İnsan toplumları, bir anda hayatta kalma mücadelesi vermekte olan
vahşi hayvanlara dönüştürülmüştü. Nasıl vahşi bir hayvan besin ve
yerleşim yeri elde etmek için kendi türüyle kıyasıya bir çatışmaya
girerse, bu insanlar da aynı şekilde "hayvanlar" gibi
hayatta kalma savaşına girmek zorunda bırakılmıştı. Çünkü Darwinist-komünist
ideoloji, onlara aslında bir hayvan olduklarını ve hayvanlar nasıl
yaşam için mücadele ediyorlarsa kendilerinin de öyle davranması
gerektiğini öğretmişti.
Bu insanlık dışı hareketler, komünist rejimler
tarafından bilimsel bir maske altında topluma kabul ettirilmişti.
Komünist liderlerin, saldırganlık, terör ve katliamlar konusunda
son derece açık ve cüretkar konuşabilmelerinin tek nedeni Darwin'in
evrim teorisinden aldıkları onay idi. P.J. Darlington, bir evrimci
olarak, Evolution For Naturalists isimli kitabında bu vahşetin,
evrim teorisinin doğal bir sonucu olduğunu şöyle itiraf eder:
“Birinci nokta bencillik ve vahşet içimizdeki
doğal bir şeydir, en uzak atamızdan bize miras kalmıştır… O zaman
vahşilik insanlar için normaldir; evrimin bir ürünüdür.”
Darwin'in evrim teorisini yol gösterici olarak
kabul eden ve komünist ideolojinin safsatalarını benimseyen her
bireyin, insanları hayvan olarak algılaması, onlara hayvanlara uygun
gördüğü muameleleri göstermesi, onlara zulmetmekten çekinmemesi
son derece doğaldır. Çünkü böyle bir kişi, bir Yaratıcısı olduğunu,
yeryüzünde bulunuş amacını ve hesap günü dünyada yaptıklarından
O'nun huzurunda hesap vereceğini unutur. Bunun sonucu olarak da
Allah korkusu ortadan kalkan her insan gibi yalnızca kendi çıkarlarını
düşünen bencil, acımasız bir zalim hatta gözü dönmüş bir katil haline
gelir. Allah böyle insanların durumunu ve karşılaşacakları sonu
şöyle haber verir:
“Yol, ancak insanlara zulmeden ve yeryüzünde
haksız yere 'tecavüz ve haksızlıkta bulunanların' aleyhinedir.
İşte bunlara acıklı bir azab vardır.” (Şura Suresi, 42)
Komünist katliamların sonucu: MİLYONLARCA
ÖLÜ
| SSCB |
20 milyon ölü |
| Çin |
65 milyon ölü |
| Vietnam |
1 milyon ölü |
| Kuzey Kore |
2 milyon ölü |
| Kamboçya |
2 milyon ölü |
| Doğu Avrupa |
1 milyon ölü |
| Latin Amerika |
150 bin ölü |
| Afrika |
1,7 milyon ölü |
| Afganistan |
1,5 milyon ölü |
|